Yeryüzü Sürgünleri Tarih-Toplum-Edebiyat

Tarihi roman yazmak, bir yazar için bazı zorlukları da beraberinde getirir. Bunlardan en önemlisi tarihi hangi felsefeyle yorumlayacağınızdır. Bu noktada yazarın karşısına, tarih nedir sorusu çıkar.

E. H. Carr’a göre tarihçinin dikkat etmesi gereken husus şöyledir:

“Tarihçinin üstünde çalıştığı geçmiş, ölü bir dönem değildir, belli bir anlamda bugün hâlâ yaşayan geçmiştir. Fakat geçmiş bir eylem, tarihçi onun ardında yatan düşünceyi anlamadıkça ölüdür, yani tarihçi için anlamsızdır. Bu nedenle, bütün tarih düşüncenin tarihidir. Ve tarih, tarihi üstünde çalıştığı düşüncenin, tarihçinin zihninde yeniden oluşmasıdır.”

Geçmişin belirli anlamda hâlâ yaşıyor olması, tarihi kesitten günümüze tortusu kalmış, acıların, kinlerin veya güzelliklerin izleridir. Yani bir dönem yaşanmış ve bitmiş değildir, günümüzde de etkileri devam eder. Carr şunları da ekler:

“Tarihçinin zihninde geçmişin yeniden kurulması deneysel kanıtlara dayanır. Fakat bu, kendi içinde deneysel bir süreç değildir ve yalnızca olguların art arda dizilmesinden ibaret olamaz. Tersine, olguların seçilmesini ve yorumlanmasını, yeniden kurulma sürecini yönetir: Zaten onları tarihi olgular yapan da budur.”

Yani tarihi belirli anlamda tekrar yapan tarihçinin kendisidir.

Ve şöyle devam eder:

“Gözlemleyen ile gözlenen, toplumsal bilimci ile verileri, tarihçi ile olguları arasındaki etkileşme süreklidir ve sürekli olarak değişir; işte bu, tarihin ve toplumsal bilimlerin ayırt edici özelliğidir.”

Bir tarihçi tarihi ne kadar kendi ölçüsünde yazıyorsa da, gözlemleyen tarihçiyi aynı ölçüde değiştirir. Diyalektik bir süreçtir bu.

Ünlü tarihçi Eric Hobsbawm ise şunları söylüyor:

“Geleceği öngörmek, zorunlu olarak geçmişin bilgisine dayanmak durumundadır. Gelecekteki olaylar geçmiş olaylarla bir şekilde bağlantı içindedir, işte bu noktada da tarihçiler devreye girer.

Dolayısıyla bizlerin, belli çekincelerle de olsa, öngörüde bulunmamız, ancak bu arada kâhinlerin kötü birer kopyası durumuna düşme tehlikesine karşı uyanık olmamız gerekmektedir.”

Hobsbawm da diyalektik sürece vurgu yapıyor ve şöyle devam ediyor:

“Marx’ın, tarihin ancak bir bütün olarak alındığında çözümlenebileceği yolundaki görüşlerini benimsiyorum; ve tarihin bir yapısı ve örüntüsü vardır, bunlar da insan toplumunun uzun bir zaman dilimi boyunca geçirdiği evrimin hikâyesidir.

Marksist bir yorum, her şeyden önce, tarihin belli bir aşamasının kalıcı olmadığının bilinciyle, insan toplumunun başarılı bir yapı olduğunu, çünkü değişme yeteneğine sahip olduğunu ve dolayısıyla şimdiki zamanın tarihin varış noktası olmadığını öne sürer.”

Son bir ek yapma gereği doğuyor:

“Benim için ilgi çeken tarih analitik tarihtir; yani, olan biteni anlatmaktan ziyade çözümlemeye kalkışan tarih, toplum içerisinde çeşitli öğelerin nasıl bir araya gelip tarihsel dinamik yarattığı ya da böyle bir dinamiği oluşturmada niçin başarısız kaldığını anlatabilen tarihtir.”

Tarih, yalnızca geçmiş ile gelecek arasında tutarlı bir ilişki kurduğu zaman anlam ve nesnellik kazanır. Bunun dışında olan tarih, magazinsel tarih veya vakanüvislerin uyduruk tarihi veya arşivci tarihçiliktir ki bizim bunlarla herhangi bir bağımız olamaz.

Buraya kadar yazarın tarihe bakış açısını açıklamış olduğunu düşünelim. Ama bu bir tarih kitabı değil ve tarihi roman yazarı için başka sorunlar da ortaya çıkmaktadır. Bunlar daha çok güncel siyasetle ilgili sorunlardır ve daha ideolojik sorunlardır ki bu işi biraz daha karmaşıklaştırmaktadır. Tarihi roman yazarı, içinde yaşadığı tarihsel dönemde yazdığı her kelime ile bir sorumluluk almaktadır veya almak zorundadır.

***

O zaman içinde yaşadığımız tarihsel kesiti de iyi analiz etme sorumluluğu, yazar için de gereklidir. İçinde yaşadığımız yıllar için ne söylenebilir peki?

İnsanı cahilleştirmenin en kestirme yolu, tarihinden koparmaktır.

Cahilin en tipik özelliği, bir şeyi bilmemesi veya az bilmesi değil; her şeyin kendisiyle başladığına inanmasıdır.

Cahilleştirme tarihi unutturmakla, tarihi yok saymakla başlar.

Neoliberalizmin yarattığı insan tipolojisi işte budur: Her şeyin kendisiyle başladığına inanan ve her şeyi kendi başına yapacağını sanan insan.

Neoliberalizm, toplumu cahilleştirmek zorundaydı ve bunun için de felsefi olarak postmodernizmi kullandı. Postmodern felsefenin ilk olarak tarihe saldırması ve tarih üzerine yeni ideolojik alanlar yaratması işte tam da bu yüzdendir.

Postmodernizm, tarih biliminin yerine sözlü tarihi, sınıfın yerine etnisiteyi koyması tesadüf değildir. Sınıftan kaçış için etnisite, kültürcülük ve tarihten kaçış bir zorunluluktur. Tarih biliminin yerine ise sözlü tarihin geçmesi, kitaplara ve insan birikimine reddiyedir. Bu sözlü tarih safsatasını birazcık açmak gerekiyor. Sözlü tarihin amacı (neoliberalist yönetenler tarafından) gerçek tarih biliminden kopuşun anahtarı oluyor.

Tarih eninde sonunda, tarihi yeniden yapanların, yeniden kurguladıkları bir bilim oluyor. Tarihe yeniden bakanların amacı, tarihten alınacak derslerdir ve yeni tarihi kurgularken eski birikimlerden yararlanmaktır. Sözlü tarih ise sadece tek bir insanın hatırladıklarıdır ve hatırladıklarımızın büyük bölümü gerçekle uyuşmak yerine, gerçeğin deforme edilmiş halidir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi insanı cahilleştirmenin en kestirme yolu, tarihinden koparmaktır. Sözlü tarih işte tam da buna hizmet etmektedir. Halbuki ilk bakışta masum ve insani olan bir durum, tam da yönetici sınıfların bir silahına dönüşür. Liberal geri zekâlılık da tam olarak budur, masumiyet ve insanlık gibi görünen şeyin neye hizmet ettiğini bilmemek, bilenleri de suçlamaktır. Buna Samir Amin’den ödünç alarak, “liberal virüs” diyebiliriz.

Sözlü tarih savunuculuğu insan birikiminden kaçmaktır; bu yöntemin ortaya çıkması ve özellikle sol çevrelerce benimsenmesi, solun kendi düşünsel mirasına bir reddiyedir.

***

Yeryüzü Sürgünleri romanına geçmeden birkaç şey daha söylemek gerekiyor.

İnsanlığın karanlık ortaçağdan çıkışı, yani Aydınlanma Çağı’na girişinin felsefesi hümanizmdir. Hümanist felsefeyi günümüzde kullandığımız hümanizmle karıştırmamak gerekir. Bugün kullanılan anlamda hümanizm, insanlık sevgisidir, daha çok sevmekle ilgilidir. Felsefi olarak hümanizm ise, Tanrı’nın yerine insanın geçmesidir. İnsan her şeye muktedirdir artık ve Tanrı egemenliğinden kurtulmuştur. Tarih bilimi açısından baktığımızda ise, Aydınlanma Çağı’ndan önce tarihi yapan da Tanrı’dır. Tarih Tanrı’nın buyurduğu şekilde oluşur. Aydınlanma Çağı’nda ise artık tarihi yapan insandır. İnsan içinde tarihi değiştirecek ve yön verecek güce sahiptir. Burjuvanın devrimci olduğu çağda hümanist felsefe önemli bir yer tutar.

Althusser’e göre toplumsal formasyon, öznelerin dışında yer alan nesnel süreçlerdir. Bu görüşüyle Althusser, insanın tarihin öznesi olduğu görüşünü reddeder. Ona göre tarih öznesiz ve ereksizdir. Althusser’e göre tarihin özneleri bireysel aktörler ya da özgür failler değil, toplumsal sınıflardır. Yalnızca toplumsal sınıflar, üretim tarzları içindeki çatışma ve gelişme içinde bir tarihe sahiptir.

Hümanist düşünce bizi şunu söyler: İnsan her şeye muktedirdir. Tarihi yapan insandır ve içinde bu gücü taşır. Böyle olunca her şey insan içindir der. Marksist tarih anlayışı ise, tarihi belirleyenin sınıflar arası mücadele olduğunu söyler. Tarihin yönü sınıfların varlığıyla ilgilidir ve bu sınıfların arasında cereyan eden çatışma son kertede belirleyici olandır.

İşte Yeryüzü Sürgünleri romanı, tarihe bu olgular üzerinden yaklaşmıştır.

Ama tarihsel yaklaşımını bu şekilde açıklamış olsak bile, edebi tarafına da bakmak gerekiyor.

İyi bir roman açıklamaya, ifade etmeye, doldurmaya ve tatmin etmeye çabalamaz, çabalamamalıdır. İyi romanlar gizledikleriyle, yarattığı boşluklarla, söylemedikleriyle okura bir evren inşa etme fırsatı tanır. İyi roman bir tamamlama değil, bir eksiltme becerisidir. Okuyucuyu kendi zihninde bir arayışa, sorgulayışa ve sancıya sürükler.

İyi bir roman, okurun elinden tutmaz, ona rehberlik etmez. İyi romanlar ebeveyn rollerini üstlenmez, okuru kendi karanlığında yürümeye zorlar, yüzleşmeye zorlar. Aramaya, bulmaya ve icat etmeye zorlar.

İyi bir roman, cevap vermez, soru sormaya, daha çok sormaya ve hep sormaya, sorgulamaya iter, böylece cevaplar bulmaya mecbur bırakır.

Elbette günümüz popülist edebiyatı, büyük söz etmekten özellikle kaçar, kendi zihnindeki karanlık labirentlerde dolaşıp durur. Günümüz popülist edebiyatı, kahramanlıklar üzerine kuruludur, toplumun genel davranışının dışında, tek olan davranışların izini sürer. Gorki’nin dediği gibi iyi bir romanda anlatılan bir bakkal, tüm toplumdaki genel bakkalları anlatmak zorundadır, yani bir bakkalın kahramanlığı ve tekliği üzerinden ilerlemez. Elbette lafı daha uzatmak elimizde, karton karakterler ile gerçek karakterler üzerine de bir şeyler söylenebilir ve postmodernist yaklaşımlar irdelenebilir ama yerimiz kısıtlı.

Kitabın ana teması için, arka kapak yazısına bakmak yeterlidir sanıyorum:

Savaş, acı kayıplarıyla bir gün elbette biter ama her iki halkın belleğinde silinmesi zor, derin bir nefreti miras olarak bırakır.

Çünkü asıl düşman, silahla gelen değil, zihinlerimize zorla sokulan acı hatıralardır.

Yeryüzü Sürgünleri, bir zamanlar barış içinde yan yana yaşayan iki halkın, emperyalist emellerin oyuncağı haline gelişini anlatan gerçekçi ama aynı zamanda trajik bir roman.

Bir yanda geçmişin masalları, mitolojik fısıltılar, Orpheus’un yarım kalmış şarkısı...

Diğer yanda tarihin acımasız gerçeği.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Yunan işgaliyle parçalanan Ege coğrafyasında, Rumlar ve Türkler zorla düşmanlaştırılır. Bu iki halk yüzyıllardır aynı rüzgârı, aynı denizi, aynı umutları paylaşırken, Yunan işgali, bu kadim komşuluğu paramparça eder.

Düşmanlaştırılan komşular, evinden, toprağından, anılarından koparılan insanlar...

İşgal, zulüm, göç ve korku; iç içe yaşayan hayatların arasına görünmez bir duvar örer. Kimi gider, kimi kalır. Gidenler gittikleri yerlerde birer yabancı, kalanlar ise her sabah biraz daha eksilmiş hisseder. Çünkü bazen insan, ne doğduğu yere dönebilir ne de kalmayı seçtiği yerde var olabilir.

Aşk ise, tüm bu yıkımın ortasında bir umut, yeni bir başlangıç olarak filizlenir.

Son olarak şunu da eklemek istiyorum: İlericiler ve Aydınlanmacılar için artık her yer bir savaş alanıdır. Felsefe, sanat, edebiyat, sinema, sosyoloji, tarih... İlericiler bu savaşa hazır olmalı ve siperlerini ona göre belirlemelidir. Savaş hazırlığı için de önkoşul, her yerin bir okul haline getirilmesidir. İyi edebiyat da bu savaş alanlarından biri olmalıdır.

Fethi Naci’nin dediği gibi: “İyi edebiyat zaten devrimcidir.”