Medyadaki çeşitli kepazeliklerle başlayan daha sonra ‘uyuşturucu ve fuhuş’ ismini alan operasyonlar, İstanbul’da yeme-içme sektörünü felç etti.
Hali hazırda belediyelere yönelik operasyonlar toplumu tedirgin etmişken son günlerde ardı arkası kesilmeyen ve özellikle ünlüleri ‘teşhir’ etmeye teşne eylemler korku saçıyor.
Önce uyuşturucu/uyaran maddelerin kullanımına karşı olduğumu, açık alanda dahi sigara içilmesinden hoşlanmadığımı not düşeyim. Uyuşturucu/uyaran madde kullananlara acıdığımı da belirteyim. Sağlıklı bir toplum için yasaklı maddelerle ve sigarayla etkili mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Etkili mücadeleden kasıt kullananları rehabilite etmek, kullanmayanları özendirmemek. Türkiye’de çocuk yaşlara inmiş bağımlılık mücadele şart.
İkinci bir notu operasyonların içeriğine ilişkin olarak söylemek zorundayım: Özendirici olabileceği kaygısıyla gelişmiş ülkelerde ünlü kişilere uyuşturucu/uyaran madde operasyonu yapılması tercih edilmez. Üreticiler zaten belli başlı ülkelerdedir. ABD Başkanı Donald Trump gibi narkotik mücadeleyi(!) saraydan başkan kaçırmaya kadar götürmeye gerek yoktur. Kendi ülkenizdeki büyük patronları ve dağıtıcıları yakalarsınız. Pek çok ülkede torbacı küçük balıktır, sadece büyük balıklar için yem olarak kullanılır. Ancak sanırım Türkiye’de kullanıcıları yakalayarak uyuşturucu baronlarını iflas ettirmek gibi uzun bir yol seçilmiş. Olabilir tabii, böyle de piyasa çökebilir. Neyse…
Uyuşturucu operasyonlarının haberleştirilmesi de hassas bir konudur. Kişilerin lekelenmeme hakkı kadar, haberlerin özendirici etki yaratmaması da önemlidir. Tıpkı intihar haberleri gibi özenle yazılmalıdır, konuşulmalıdır.
20 MİLYAR DOLARLIK SEKTÖR
Bu uzun ve dolambaçlı yoldan, bolca ünlü teşhir edilerek -ki bazılarının testleri negatif çıktı- uyuşturucuyla mücadele, eş zamanlı başka bir piyasayı da çökertiyor: Yeme-içme sektörü. Konaklama sektörü de tedirginlik içinde.
Türkiye’de yeme-içme sektörünün büyüklüğü 20 milyar dolar ve bu piyasada 200 bin işletme 2 milyon kişiye istihdam sağlıyor. Sektörün önde gelen isimlerine, gelişmelere karşı vatandaşların nasıl tepki verdiğini sordum. Bir dokundum bin ah işittim.
Adını vermek istemeyen lüks restoran sahibi “Bıçak gibi kesildi işler” diyor, üzüntüyle ekliyor, “İnsanlar evlerinden çıkmaya korkar oldu. Bundan daha kötüsünü ne zaman yaşadık biliyor musunuz? Reina saldırısında.” Covid salgını haricinde sektör en büyük darbeyi, Reina terör saldırısında yemişti. 2017 yılında gerçekleşen katliam İstanbul gece hayatını bitme noktasına getirmişti.
“KAPATIRIM RESTORANI”
Sektöre yıllarını vermiş başka bir restoran işletmecisi işlerin yüzde 70 gerilediğini vurgulayarak anlatıyor: “İnsanlar baskın olur diye restoranlara, otellere gitmeye korkuyor. Günlerdir restorana gelen müşteri sayısı, çalışan sayımızın üçte biri kadar. Böyle devam ederse kira, elektrik, vergi ve sarfiyatı geçtim çalışanların maaşını bile ödeyemem. Zarar etmeyi, iflas etmeyi de geçtim hapse girme riskim var. Biri restoranda gizlice yasaklı madde kullansa, mekân sahibi yer sağlamaktan hapse girebilir. Bu riski neden alayım ben? İnsanların çantasını veya üstünü aramıyoruz ki. Kapatırım restoranı giderim. Böyle riskler varken kim neden restoran yatırımı yapsın? Bebek Otel’de gizli oda diye tutturdukları yer, Japon bir ortakla açılmış butik bir restoran… Şimdi bu Japon bir daha Türkiye’ye yatırıma gelir mi?”
“KAPIYA NARKOTİK KÖPEK Mİ KOYALIM”
Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde lüks restoranlara sahip olan bir yatırımcı “Uyuşturucuyla elbette mücadele edilsin ama ben mekân sahibi olarak ne yapabilirim ki? Kapıda narkotik köpek mi bulundurayım? İnsanları içeriye almadan üzerlerini mi koklatayım” sözleriyle isyan ediyor.
İstanbul’un simge mekânlarından birinin işletmecisi “İnsanlar kebapçıya gitmeye bile korkuyor artık. Kimse, operasyon yapılmasın, demiyor. Kimse, uyuşturucuyla mücadele edilmesin, demiyor. Edilsin tabii ki. Ama bunun yolu insanları teşhir etmek, mekânları karalamak değil. Bu kayıpların ekonomik bedeli büyük olur” diyor.
TURİSTLER DE TEDİRGİN
Bir restoran sahibi şu sıralar boş lüks mekânlara giden turistlerin de tedirgin olduğuna dikkat çekiyor. “Yerli müşteri yok” diyor, “Patron gergin, garson gergin, komi gergin… Mekanların enerjisi düştü. Turistler de bundan etkileniyor. Geliyor mekân bomboş, tedirgin oluyor. Zaten turizm de kötü gidiyor.”
“İstanbul’un bir ruhu var. Boğaz’ın bir ruhu var” diyen başka bir işletme sahibi sözlerini şöyle sürdürüyor:
“Bizde rakı içilir, meze yenir, balık yenir. Sırf bunu deneyimlemeye bile turist gelir. Üç-dört kuşaktır Bebek Otel’e giden aileler vardır. Bir restoran, bir otel karalanınca emsal oluşturuyor. Diğerlerine de gitmeye çekiniyor insanlar.”
YAŞAM BİÇİMİ ETKİLENİYOR
Otel sahipleri de benzer görüşleri dile getiriyor. Uluslararası büyük zincir otellerin mal sahipleri de kaygılı ancak butik veya şehir oteli sahipleri endişelerini daha fazla dile getiriyor.
Operasyonların maksatlı olarak sosyal yaşamı ortadan kaldırmayı hedeflediğini düşünenler de var. Özellikle tanınmış kişilerin teşhir edildiğini, özellikle görüntülerin sızdırıldığını, özellikle korku salındığını dile getirenler oldu.
Bir mekân sahibi “Sanki şehirli, modern, laik yaşam biçimi kokuşmuş, çürümüş, uyuşturucuya ve fuhuşa bulaşmış gibi bir algı yaratılıyor. Hedefte sosyal yaşam var. İnsanlar evlere tıkılsın isteniyor” diyor.
Ulusal çapta kampanya yapalım, uyuşturucuyla hep beraber mücadele edelim. Bunu kim istemez? Hepimiz isteriz. Kim kendisinin veya başkasının çocukları bu illete bulaşsın ister ki? Kimse istemez!
Benzer tedirginliğin dizi/film ve sinema sektöründe olduğunu da bir cümleyle belirteyim.
Ekonomik koşullar herkesin malûmu. Yeni işsizlik dalgalarının bu malûm koşullara eklenmesini sanırım hiç kimse istemez.
Narkotik mücadele şart. Fuhuşla mücadele şart. Özellikle gençlerimizi böylesi korkunç bataklıklara girmekten korumalıyız ama yöntemin bu olduğundan kuşkuluyum.