Türkiye’de Demokrasi Üzerine Üç Yanılgı

Türkiye’de demokrasi tartışmaları uzun süredir iki uçtan kuşatılmış durumda. Bir yanda “bu halk demokrasiye yatkın değil”, “monarşi geleneğinden geliyor”, “tek adamı sever”, “demokrasi bu topraklara tepeden inmedir” gibi iddiaları temele alan milliyetçi/muhafazakâr tezler; diğer yanda ise özellikle son yıllarda küresel ölçekte dolaşıma sokulan, Orta Doğu’yu ve Türkiye’yi demokrasiye “layık görmeyen” kolonyal bakış açısı. Bu iki damar, birbirinden farklı gibi görünse de sonuç itibarıyla aynı yere varıyor: Türkiye’de demokrasinin gereksiz, işlevsiz ya da imkânsız olduğu fikri. Oysa bu iddiaların her biri hem tarihsel hem de toplumsal açıdan ciddi yanılgılar içeriyor.

Buna bir de cumhuriyet tarihi boyunca uğradıkları eziyet ve haksızlığı temel alan ötekiler eklenebilir. Bu toplum kesimlerinin tamamı olmamakla birlikte, bir kısım gayrimüslimler, Aleviler, Kürtler ve sosyalistler, demokrasi pratiklerini eleştiren “ötekiler” grubu. Üçüncü damar demokrasiyi arzulayan ancak Türkiye’nin demokrasi deneyimini yeterli bulmayıp, geçmiş pratiklerini eleştiren, daha güçlü bir demokrasi talep eden bir grup olduğu için bu grubu, “demokrasi yanılgısı”nın dışında tutuyorum. Yanılgının asıl kaynağı “demokrasiyi istemeyen, dikensiz gül bahçesinde sonsuz bir iktidar arzulayan” iç güçler ile “pazarlık yapabilecekleri otoriter liderleri demokrasiyi benimsemiş bir halka tercih eden” dış güçler diyebiliriz.

Birinci Yanılgı: Demokrasinin Batıda Kadim, Türkiye’de Yeni Olduğu İddiası

Öncelikle şunun altını kalın çizgilerle çizmek gerekir, demokrasi, insanlık tarihinin binlerce yıl öncesine dayanan bir siyasal rejimi değildir. Antik Yunan ve Roma deneyimleri çoğu zaman bu tartışmaya referans gösterilir; ancak bunlar bugünkü anlamıyla demokrasiyle ancak sınırlı ve sorunlu biçimde ilişkilendirilebilir. Halkın tamamının değil, yalnızca dar bir kesimin karar verici olduğu, kadınların, kölelerin ve yabancıların dışlandığı bu modelleri modern demokrasiyle özdeşleştirmek mümkün değildir.

Bugün bildiğimiz anlamda demokrasi; Tanrı tarafından seçildiği varsayılan bir hanedanın, kutsallıkla donatılmış bir ailenin yönetimi dışında, halk iradesine dayalı bir parlamento ve yine halk iradesinden türeyen bir yürütme fikrinin tahayyül edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Bu tahayyül ise insanlık tarihinde son derece yenidir. Avrupa’da ayrışma ve reform hareketleriyle ivme kazanan bu düşünce, özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda felsefi temellerini bulmuş, 18. Yüzyılın sonlarında Amerikan Anayasa Devrimi ve Fransız Devrimi ile somutlaşmıştır. Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’yle birlikte bu düşünce görünür hale gelmiştir.

Geçmişe baktığımızda bu pratiğin toplam tarihi 250–300 yılı bile zor bulur. Dolayısıyla sanki bazı ülkelerde demokrasi binlerce yıldır kusursuz biçimde uygulanıyormuş da Türkiye bu konuda geç kalmış gibi yapılan karşılaştırmalar bütünüyle yanıltıcıdır. Üstelik bugün dünyada var olan yaklaşık 200 devletin neredeyse yarısı, Birinci ve İkinci Dünya Savaşları sonrasında kurulmuştur. Afrika kıtasının neredeyse tamamı, Latin Amerika’nın büyük bölümü, Asya’daki pek çok ülke Türkiye’den çok sonra devletleşmiş ve demokrasi tartışmalarına Türkiye’den çok daha geç başlamıştır.

Öte yandan Türkiye dünyadaki demokrasi gelişmelerinden kopuk değildir. Ne bugün ne de Osmanlı döneminde. Osmanlı entelektüelleri dünya siyasal düşüncesini yakından takip etmiş, bu fikirler zamanla siyasal alana yansımıştır. Elbette 500–600 yıllık bir monarşi geleneğinin cumhuriyete, padişahlığın seçimlere dayalı bir yönetime dönüşmesi bir günde gerçekleşemezdi. Bu dönüşüm aşama aşama ilerlemiştir.

1789’da III. Selim’in tahta çıkışıyla başlayan süreç; 1808 Sened-i İttifak, 1839 Tanzimat Fermanı, 1856 Islahat Fermanı, adalet ve azınlık nizamnameleri ve nihayet 1876 Kanun-i Esasi (Osmanlı Anayasası) ile devam etmiştir. Cumhuriyet, bu birikimin dışarıdan dayatılmış bir kopuşu değil; uzun bir tarihsel sürecin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. 1921 Teşkilât-ı Esasiye Kanunu’nda yer alan “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” ve “yönetim şekli, halkın mukadderatını bizzat ve fiilen yönetmesi ilkesine dayanır” ifadeleri, demokrasi arayışının açık göstergesidir. Demokrasi tartışmasını yalnızca 1923’e sıkıştırmak hem Osmanlı entelektüel mirasına hem de tarihsel gerçekliğe haksızlıktır.

İkinci Yanılgı: Demokrasinin Bir “Boyacı Küpü” Olduğu Sanrısı

İkinci büyük yanılgı, demokrasinin bir “boyacı küpü” olduğu zannıdır. Keşke demokrasi bir boyacı küpü olsaydı; ülkeyi içine batırdığımızda her yerine eşit şekilde sirayet etseydi. Keşke insan hakları, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü böyle mekanik biçimde işleyebilseydi. Ama gerçek böyle değil.

Ne demokrasi ne insan hakları ne de hukuk devleti bir günde, bir yılda, hatta birkaç on yılda tam anlamıyla yerleşebilen olgular değildir. Amerika Birleşik Devletleri örneği sıkça verilir; ancak orada bile demokratik rejimin ilanı ile demokratik bilincin topluma yayılması arasında uzun bir zaman farkı vardır. İnsanların sadece yöneticinin kim olacağıyla değil, yönetime katılma fikriyle ilgilenmesi; yani siyasal bilinç kazanması zaman alır. Cem Eroğul’un “Devlet Yönetimine Katılma Hakkı” kitabında vurguladığı gibi siyasal katılımın en temel unsurlarından biri siyasal bilinçtir. İnsanların yönetime katılma isteği duyması gerekir. Yüzyıllar boyunca fikri sorulmamış, tercih hakkı tanınmamış, “emir kulu” olarak yaşamış topluluklardan, bir gecede bilinçli demokratik yurttaşlar çıkmasını beklemek gerçekçi değildir.

Bu durumu en basit haliyle apartman toplantılarında bile görebiliriz. Doğrudan kendisini ilgilendiren konularda bile insanların önemli bir kısmı toplantılara katılmaz; katılanların bir bölümü fikir beyan etmez, “çoğunluk ne derse ben ona uyarım” der. Siyasal bilinç, katılım isteği ve sorumluluk alma, kendiliğinden ve bir anda ortaya çıkan refleksler değildir. Bunlar süreklilik isteyen süreçlerdir.

1923’te kurulan bir cumhuriyette; okuryazarlığın düşük olduğu, ulaşımın yetersiz olduğu, köylere gazetenin ulaşmadığı, elektriğin, telefonun, radyonun yaygın olmadığı bir ortamda demokrasinin birkaç günde içselleştirilmesini beklemek tarihsel olarak imkânsızdır. Demokrasiyle kalkınma birbirinden bağımsız değildir. İletişim altyapısı, eğitim, ekonomik gelişmişlik ve demokratik kültür birbirini besler. Yüz yıl, bir toplumun demokratik dönüşümü için sanıldığı kadar uzun bir süre değildir.

Üçüncü Yanılgı: Demokrasinin Tepeden İnme Olduğu İddiası

Üçüncü yanılgı ise “tepeden inmecilik” iddiasıdır. Demokrasi sanki halkın istemediği, siyasal elitlerin dayattığı bir rejimmiş gibi anlatılır. Oysa siyasal elitizm ile demokrasinin güçlenmesi çoğu zaman birbiriyle paralel değildir. İktidarı ele geçiren elitler, halkın yönetime katılmasını, oyuyla iktidarı değiştirmesini çoğu zaman istemez. Bu nedenle “elitler demokrasiyi ister” varsayımı ciddi ölçüde sorunludur.

İktidarı ele geçiren bir siyasal elit, çoğu zaman demokrasinin güçlenmesini istemez. Çünkü demokrasi, halka seçme, tercih etme ve gerektiğinde iktidarı değiştirme imkânı tanır. Bu da iktidarı elinde tutanlar açısından son derece rahatsız edici bir durumdur. Siyasal elitler, iktidarı ele geçirdiklerinde esas itibariyle demokrasinin doğasına düşman hâle gelirler. Bunun siyasal hayatımızda sayısız örneğini görmek mümkündür.

Ayrıca elit kavramını doğru anlamak gerekir. Ben bu meseleyi öğrencilerime anlatırken özellikle kendi ailemden bir örnek veririm; kimsenin rencide olmaması için bu örneği bilinçli olarak seçerim. 1920’leri düşünelim. O dönemde benim ailemde yetişkin olan kişi, dedemin dedesiydi. Okuryazar olmayan, Çorum’un bir köyünde rençberlik yapan, hayatını tarımla sürdüren bir köylü. Kendi gündelik sorunlarını dahi ifade edebilecek bir siyasal dil ve imkâna sahip değil. Kimsenin kendisine danıştığı, görüş sorduğu bir kişi değil. Eline vur, ekmeğini al denilebilecek bir konumda. Şimdi şu soruyu sormak gerekir; 1920’lerde Çorum’u temsil edecek kişi, benim dedemin dedesi olan bu köylü müdür? Yoksa Çorum yakınlarında büyük bir çiftliğe sahip olan, Çorum ekâbirinden sayılan, kendisine danışılan, fikir sorulan, halkın sorunlarının zaman zaman iletildiği, çözüm için hakem olarak başvurulan, okuryazar, donanımlı ve kendisini ifade edebilen İsmet Eken midir? Bu sorunun cevabı son derece açıktır. Elbette temsil yeteneğine sahip olan, siyasal meseleleri kavrayabilen, kendisini ifade edebilen kişi temsilci olacaktır. Yoksa benim dedemin dedesi, bırakın “Teşkilât-ı Esasiye” kavramını bilmeyi, anayasa sözcüğü o gün kullanılıyor olsaydı bile, büyük ihtimalle onu da hiç duymamış olacaktı. Ama seçilen kişiler, bu meselelerde fikir beyan edebilen, tartışabilen, siyasal kavramlara aşina olan insanlardı.

Nitekim bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 1920’li yıllara ait tutanaklarına bakıldığında, son derece derin ve şaşırtıcı teorik tartışmalar görülür. Büyük Millet Meclisi kurulduğu andan itibaren millet iradesi, millet egemenliği, halkın iradesinin sınırları ve kullanımı gibi konular yoğun biçimde tartışılmıştır. Konuşmacıların büyük bir kısmının, halk egemenliği fikrini, toplum sözleşmesi düşüncesini, irade kavramını ve demokratik ilkelere dair temel bilgilere hakim olduğu açıkça görülmektedir. Bugünden geriye bakıldığında bu tartışmaların düzeyi, çoğu zaman şaşırtıcıdır.

1924 Anayasası yapılırken yaşanan tartışmalar da bunu doğrular niteliktedir. Mustafa Kemal’e Meclisi feshetme yetkisinin verilmemesi, görev süresinin Meclis tarafından sınırlandırılması ve dört yıldan fazla olmamasının kabul edilmesi, başkomutanlığın Meclisin uhdesinde bırakılması ve cumhurbaşkanına yalnızca sembolik bir başkomutanlık sıfatının tanınması; bütün bunlar, anayasa yapım sürecinin ne kadar bilinçli yürütüldüğünü göstermektedir. Bu tartışmalar dikkatle incelendiğinde, entelektüel birikimden yoksun olmayan bir siyasal kadronun cumhuriyet ve demokrasiyi getirmek isteği rahatlıkla gözlenebilir.

İşin doğası gereği demokrasiyi kuracak olan da anayasayı yapacak olan da bir anlamda elitlerdir. Bu kaçınılmazdır. Dünyanın neresinde halk anayasa yapmıştır ki? Yapım süreciyle dünyanın en katılımcı anayasası olduğunu varsaydığımız 1996 Güney Afrika Anayasasının yapımında insanlar fikirlerini söylemiş olmakla birlikte bunu yine işin tekniğini bilen bir avuç elit yazmıştır.

Ancak buradan “demokrasi sadece elitlerin istediği, halkın ise istemediği bir rejimdir” sonucunu çıkaramayız. Etrafımıza baktığımızda, büyük çoğunluğumuz köylerde ya da şehirlerin varoşlarında doğmuş, yoksul ailelerde büyümüş insanlarız. Köyde doğmuş olmak, yoksul olmak ya da merkezin dışında yaşamak, demokrasi istememek anlamına gelmez. Bugün Çorum’da, Amasya’da, Nevşehir’de, Tokat’ta, Samsun’da, Ardahan’da, Kars’ta, Ağrı’da, Van’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Hatay’da, Mersin’de, Muğla’da, Uşak’ta, Bilecik’te, Edirne’de ister bir köyde ister kırsalda, ister varoşta, ister şehrin göbeğinde, ister Çankaya’da, Bakırköy’de ya da Kadıköy’de yaşıyor olsun, insanlar demokrasiyi istemektedir. Demokrasi yalnızca zenginlerin, elitlerin ya da entelektüellerin talebi değildir. Aynı zamanda en yoksul halk kesimlerinin de talebidir. 1920lerde okur-yazar bile olmayan, demokrasiden bihaber dedelerin torunları bugün demokrasinin kökleşmesi için mücadele etmektedir. Dolayısıyla “Türk halkı demokrasiyi istemiyor” şeklindeki genelleme, bütünüyle yanlış bir algıya dayanmaktadır.

Halkın eğitim düzeyi ve iletişim olanağı arttıkça demokrasi konusunda daha yüksek bilince sahip olmaktadır. Bazen farkında olarak bazen olmayarak siyasal katılımda bulunmaktadır. Seçimleri çok önemsemekte, modern dünyanın en büyük toplu ayini olan seçimlere büyük bir huşu ile gitmektedir. Medya kanallarının artması ve özellikle internetin dünyasına girmesiyle artık seçimleri beklemeksizin siyasal fikrini ortaya koymakta, benimsediği bir fikri destekleyerek, benimsemediklerine karşı görüşünü ifade etmektedir. Boykot gibi önemli bir katılım aracı yaygın bir şekilde kullanılmaktadır. Mitinglere, toplantı ve gösteri yürüyüşlerine rağbet artmaktadır. Sözün kısası, siyasal görüşü ne olursa olsun, halkımız demokratik araçları kullanmaktadır. “Türk halkı demokrasiyi istemiyor” genellemesinin modası geçeli çok olmuştur.

Yanılgının Kaynağı: Anti-demokratik Siyasi Anlayış + Sömürgeci Anlayış

Bütün bu üç yanılgıyı bir arada düşündüğümüzde, Türkiye’de demokrasiye ilişkin yanlış algıların iki koldan ileri sürdürüldüğünü söylemek gerekir. Bu yanlış algıların birinci kaynağı, demokrasiyle doğası gereği bağdaşmayan ideolojilerdir. Bunlar çoğu zaman ya şeriatçı ya da faşist devlet modellerini savunan siyasal görüşlerdir. Ortak özellikleri, bütün yönetimi “bilge”, “seçilmiş”, “kutsal” ya da “tek” bir iradeye bırakmak istemeleridir. Halkın tercih yapmasını, seçmesini, yönetimi değiştirmesini tehlikeli ve sakıncalı görürler. Kendileri için en güvenli pozisyon, emir kulu olan, sorgulamayan, itiraz etmeyen bir topluluktur. Bu nedenle Türkiye’de öteden beri “bu halk demokrasiye uygun değil”, “demokrasi bu topraklara uymaz”, “halk istemiyor”, “biz monarşi geleneğinden geliyoruz” gibi argümanlar dolaşıma sokulmuştur. Bu argümanlar artık eski değerinde değildir. Halkımız soğuk savaş döneminin sağcısı veya solcusu değildir. Ama istenen odur ki, “Türkiye’nin %65’i sağ, en fazla %35’i soldadır” safsatasının kafalara iyice sokulsun ve daima sağcı bir parti sonsuz yönetimde kalsın. Belli ki burada mesele halkın demokrasiyi isteyip istememesi değil, anti-demokratik ideolojileri savunan partilerin istememesi ve bu yolla iktidarın pekiştirilmesi.

İkinci kaynak ise daha karmaşıktır ve genellikle “küresel güçler” başlığı altında incelenebilir. Normal koşullarda komplo teorilerine yaslanarak siyaset analizi yapmayı doğru bulmam. Bu tür açıklamalardan özellikle kaçınırım. Ancak son yıllarda açıkça dile getirilen bazı söylemler, bu meselenin görmezden gelinemeyecek bir boyutu olduğunu göstermektedir. Amerikan Büyükelçisi’nin –ya da başka küresel aktörlerin– Orta Doğu’ya ve Türkiye’ye dair yaptığı açıklamalar bu bağlamda dikkate değerdir. “Türkiye ulus devlet olmamalı”, “Osmanlı millet sistemine geçmeli”, “Orta Doğu demokrasiye uygun değil”, “buralar aileler ve kabileler üzerinden yönetilir”, “halk tercihini doğru yapamaz” gibi ifadeler; masum akademik tespitler değildir. Bunlar, açık bir siyasal tasavvurun dışavurumudur. Bu yaklaşımın özü şudur: Demokrasi Batı’ya uygundur; Orta Doğu’ya değil. Batı halkları sorgulayabilir, tercih yapabilir, yönetimi değiştirebilir; ama Orta Doğu halkları buna ehil değildir. Onlar güdülmelidir. Başlarında bir kabile reisi, bir aile büyüğü, bir “merhametli” ama otoriter lider olmalıdır. Böylece işler daha kolay yürür.

Bu noktada, muhafazakâr ve milliyetçi çevrelerin yıllardır dile getirdiği “Batı’nın ikiyüzlülüğü” eleştirisi tam anlamıyla yerine oturmaktadır. Kendi ülkelerinin demokrasileri ile övünürken, söz konusu Orta Doğu olduğunda demokrasiyi bir kenara bırakarak, otokrasiyi önermek tam da iki yüzlülüğün resmidir. Batılı için hak olan bir şey, Orta Doğu için bir lüks olamaz.

Tecrübe Edilerek Öğrenilen Bir Rejim Olarak Demokrasi

Türkiye’nin demokrasi tecrübesine bu gözle baktığımızda, yaşanan her kırılmanın aynı zamanda bir öğrenme süreci olduğunu görürüz. Cumhuriyetin ilanı ile başlayan kurucu tek parti dönemi, bugünden bakıldığında demokratik açıdan sorunlu olabilir; ama o dönem de demokrasinin inşası için bir aşamaydı. 1946’da çok partili hayata geçildikten sonra CHP’nin iktidarı bırakmak istememesi, sopalı seçimle dört yıl daha iktidarda kalması da bu sürecin bir parçasıdır.

Türkiye, gerçek anlamda 14 Mayıs 1950’de seçim yoluyla iktidarın el değiştirmesiyle demokrasiye geçmiştir. Elbette 1950’li yıllar kusursuz değildir. Demokrat Parti döneminde basına yönelik baskılar vardır. Üniversite öğrencilerine yönelik müdahaleler vardır. Ama tam da bu baskılar, basın özgürlüğü talebini ve üniversite gençliğinin örgütlenmesini tabana yaymıştır.

1968 kuşağı dediğimiz şey, küçük bir elit grubun hikâyesi değildir. Geniş bir öğrenci ve halk hareketinin adıdır. 1960 darbesi demokrasiye vurulmuş bir darbedir; buna kimsenin itirazı olamaz. Ama darbelerin kötü olduğu fikrinin toplumda kökleşmesi de bu kötü tecrübeler sayesinde mümkün olmuştur.

1960, 1971 ve 1980 darbeleri ve 1997 yılı 28 Şubat süreci… Bunların her biri demokrasiye zarar vermiştir. Ama aynı zamanda her biri, demokratik bilinci de güçlendirmiştir. Darbelerin kötü olduğu fikri, ancak darbeler yaşanarak öğrenilmiştir. Bu süreçler yalnızca ezme, yok etme ve bastırma üretmemiştir; aynı zamanda demokrasinin kıymetini öğretmiştir. Kökü kazınamayan bir yabani ot gibi, demokrasi talebi her seferinde daha güçlü biçimde yeniden filizlenmiştir.

Türk halkı sandığın gücünü fark etmiş, en zor dönemlerde bile sandığa verdiği gücünü kullanmaktan çekinmemiştir. 1980 darbesini yapan askerlerin tüm dayatmasına rağmen 1983 seçimlerini Özal başkanlığında ANAP’ın kazanması, 1991 seçimlerine üçlü bir ittifakla katılarak ancak barajı geçen Refah Partisi’nin 1994 yerel yönetimler, 1995 parlamento seçimlerinde birinci parti olması, 2002 AKP’nin iktidara gelişi, 2024 yerel seçimlerinde tüm baskıcı iktidar gücüne karşı CHP’nin birinci parti olması, halkın sandık meselesini ne kadar benimsediğinin göstergesidir.

Bugün yaşanan otoriterleşme de Türkiye demokrasisinin bir evresidir. Türkiye demokrasi elbette geriye gitmiştir. Ama bu durum, demokrasi tarihimizin dışında bir sapma değil; bu tarihin içindeki bir evredir. Asıl mesele, bu evreden ne öğrendiğimizdir. Bu evre, neyin eksik olduğunu, neyin savunulması gerektiğini daha açık biçimde göstermektedir. Nasıl ki sağlık kıymeti hastalıkta anlaşılırsa, demokrasi de ancak kaybedildiğinde gerçek değerine kavuşur.

Türkiye’de demokrasi vardır; eksik, yaralı, kesintili ama canlı bir demokrasi tecrübesi vardır. Ve bu tecrübe ne sadece elitlerin dayatmasıdır ne de halkın külliyen reddettiği bir rejime aittir Aksine, uzun, sancılı ama ısrarlı bir toplumsal talebin ürünüdür. İletişim çağında siyasal katılım, klasik temsili demokrasi anlayışını aşan bir boyuta ulaşmıştır. Bugün demokrasi, sadece sandıktan ibaret değildir. Siyasal katılım araçlarını, hukukun üstünlüğünü, yönetenlerin ve yönetilenlerin hesap verebilirliğini, şeffaflığı, denetimi ve kamusal tartışma alanlarını birlikte düşünmeyi gerektirir. Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek olmasa da bazı şeyler tecrübe edilerek öğrenilir. Türkiye de bu öğrenme sürecini yaşamaya devam etmektedir.