Toplumsal Kasırga

Silivri zindanında tutuklu olan gazeteci Merdan Yanardağ'ın BirGün gazetesindeki köşe yazısı.

Bilindiği gibi son dönemdeki yazılarımda sık sık Erdoğan-AKP iktidarının tarihsel ve siyasal ömrünün tükendiğini vurguluyorum. Bu tespiti 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra yaptığım bir dizi analizden sonra ortaya attım. Ardından da Türkiye’nin bir erken seçime götürülmesi için muhalefete Tele1 canlı yayınlarında çağrı yaptım. Yazılarımda gerekçelerimi açıklamaya çalıştım.

Daha önemlisi; toplumdan yeni bir ideolojik rıza ve siyasal onay üretme kapasitesini yitiren iktidarın, devletin şiddet aygıtlarını harekete geçireceğine, çünkü elinde başka bir araç kalmadığına işaret ederek, CHP’nin adayını da belirleyerek hareket02e geçmesi gerektiğini vurguladım.

Bu bağlamda bazı konferanslarda konuştum. Kimi program ve yazılarımda üzerimize geleceği öngörülen bir baskı dalgası konusunda uyarılar yaptım. Bir gazeteci ve siyasal gözlemci olarak Türkiye’deki gelişmeleri böyle okuyordum.

Nitekim olayların akışı ve hepimizin bildiği gelişmeler söz konusu analizlerimi ve öngörülerimi doğrulayacaktı. Hiçbiri sürpriz olmadı, ama somut olarak yaşamak yine de başka bir duygu yaratıyor. Kuşkusuz ne kâhin ne de falcıyız. Ülkeyi, dünyayı, toplumu ve yaşananları; sınıflar mücadelesi ve ekonomiyi bilimsel bir bakış ve diyalektik bir yöntemle değerlendirmeye çalışıyoruz. Nitekim başka bazı aydın, gazeteci, siyasetçi ve akademisyenler de benzer ya da birbirini tamamlayan değerlendirmeler yaptı.

Bu uzun girişi yapmamın nedeni esas olarak "tarihsel ve siyasal ömrünü dolduran iktidar" konusunu bir daha derinleştirerek "ne yapmalı" sorusuna yanıt aramaktır. Daha doğrusu yanıt arayışlarına katkıda bulunmaya çalışmaktır. Bu konuda "tele2haber.com"da da bir yazı yazdım, bakabilirsiniz.

İç ve dış dinamiklerin örtüştüğü çok özel koşullarda iktidara gelen AKP, esas olarak bir ABD projesiydi. İslam dünyasına ilişkin olarak soğuk savaş sonrasında geliştirilen emperyalist bir planlamanın ürünüydü. Ancak, AKP iktidarı sadece dış dinamiklerle açıklanamazdı. Büyük burjuvazinin birikmiş kirli işlerinin görülmesi ihtiyacı da "terbiye edilmiş" bir İslamcı partinin tek başına iktidarına bir süreliğine de olsa ihtiyaç duyulduğunu ortaya koyuyordu. Böylece siyasal ve ekonomik merkezin kenarında kalan tutucu taşra sermayesi ile büyük sermaye arasında bir uzlaşma ortaya çıktı.

CUMHURİYETE İHANET
Batıcı büyük sermaye, kirli işlerini halledip, özelleştirme dalgasını tamamlayınca iktidarın da değişebileceğini düşünüyordu. Ama öyle olmadı. Ortada "muhafazakâr demokrat" bir parti değil, siyasal İslamcı bir örgüt vardı. Geçici ittifak ve uzlaşmalarla iktidarını sağlamlaştırıyor, Fethullahçı çetenin illegal yapılanmasının da katkılarıyla devleti ele geçiriyordu. Ortada pasif bir karşı devrim süreci vardı. Her şey herkesin gözleri önünde olup bitiyordu. AKP Cumhuriyeti bütünüyle tasfiye edip rejimi de değiştirmeye çalışıyordu. Sıra bizde diyordu.

İslamcı hareket aslında çok zorlanmadı. Çünkü Türkiye’nin NATO’ya girişiyle birlikte, sola karşı İslamcı hareket ve tarikatlar desteklenmiş, daha doğrusu siyasal İslamcılık adeta imal edilmiş, yani üretilmişti. Sol düşmanlığı üzerinden Cumhuriyet yeniden formatlanacaktı. Dahası sol korkusu, sınıfsal güçsüzlük ve özgüven eksikliği nedeniyle Cumhuriyetin burjuvazisi ve bürokrasisi de ona ihanet etmişti. Cumhuriyet cami avlusuna bırakılmış, terkedilmişti. Cemaatin bir bölümü de onun icabına bakacaktı.

Ancak, yine de batıcı büyük sermaye, laik Cumhuriyetin bütünüyle imha edildiği bir ülkede, akılcılık ve bilimden koparak yeniden inanç merkezli bilgi anlayışının egemen olacağı bir toplumda kendisi için de gelecek görmüyordu. Böyle bir ülke ve toplum ile 21. yüzyıl dünyasında yol alamaz, payına düşene ulaşamazdı. Ancak, takiye işlemiş, AKP kurmayı hedeflediği rejimin ve düzenin sınıfsal dayanaklarını oluşturmak için kendine bağlı yeni bir zenginler sınıfı yaratmaya yönelmişti. Hem ülke yağmalanıyor hem de servet transferi gerçekleştiriliyordu. Eski iktidar bloku dağılmış ancak yerine yenisi oluşturulamamıştı. Sorun da buradaydı. Gerici siyaset zümresi, yandaş yeni zenginler, ulema, tarikat ruhbanı, yeni üst bürokrasiden oluşan bir İslamcı-muhafazakâr oligarşi şekillenmişti.

LİBERAL İHANET!
İslamcı iktidar ve şeriatçı hareket toplumun direniş refleksini liberal ve sol liberalleri yanına alarak uzunca bir süre kırdı. Kürt siyasal hareketini yedekledi ya da etkisizleştirdi. Solun bir kesiminin de içinde olduğu bu "liberal ihanet" AKP iktidarının en zayıf olduğu 2007-2010 dönemecinde, onun ömrünün uzatılmasına paha biçilmez bir katkı sundu.

Bilindiği gibi İslamcı iktidar, işi bitince yani devleti fethetme süreci tamamlanınca, aralarından "yetmez ama evetçi" sözüm ona solcuların da olduğu liberalleri buruşuk bir peçete gibi kenara, hatta çöpe attı. Birinci çözüm sürecinde Kürt hareketine de ihanet etti ve tam 8.700 insan (1.500’ü güvenlik güçlerinden) hendek çatışmalarında öldü. Her nedense bugün kimsenin sözünü etmediği, unutulmaya bıraktığı, hatta hiç olmamış gibi davrandığı bu olay bir katliam boyutundaydı.

Gerçekte AKP iktidarının siyasal ve tarihsel ömrü 2015’te tükenmeye başlamıştı. MHP’yi yanına alarak ve devletin şiddet aygıtlarını harekete geçirerek bu ömrünü günümüze kadar uzattı. Ülke bu kilitlenmeyi aşamayınca içten içe çürümeye, üretim yeteneğini yitirmeye, katma değer yaratma kapasitesi adeta kurumaya başladı. Sosyal sorunları çözemez oldu. İşsizlik, gelir adaletsizliği, yoksulluk ve sefalet derinleşti. Ülke öngörülemez ve yönetilemez hale geldi. Ülkede mal, seçim ve hukuk güvenliği kalmadı. Mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesi yok edildi. Kapitalizmin normalleri bile çöktü.

Bu durum sürdürülebilir değildir. AKP iktidara gelirken dayandığı iç ve dış dinamikleri yitirdi. Çünkü onu iktidara getiren koşullar değişti. Ülke kaynaklarının yağmalanması, rant dağıtım araçlarının da tükenmesine yol açtı. Bugüne kadar yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine onu yönetmeye çalışan AKP bu olanağını da yitirdi. Dolayısıyla tek meşruiyet kaynağı olarak kalan kitle desteği de dağılarak, siyasal ve toplumsal desteği geleneksel dinci tabana doğru daralmaya başladı.

İKTİDAR ÖMRÜ NASIL UZAR?
Erdoğan-AKP iktidarı bir yandan muhalefeti polis-adliye operasyonlarıyla (devletin zor aygıtları yoluyla) etkisizleştirip, diğer yandan da Kürt hareketini yedeklemeye çalışarak son bir hamle ile siyasal ömrünü uzatmaya çalışıyor. MHP desteğini korumasının ötesinde, artık iktidarı daha fazla onunla paylaşıyor.

Böyle bir iktidar için 23-24 yıl çok uzun bir süredir. Türkiye’nin tarihsel derinliği, uygarlık birikimi, kültürel dokusu, toplumsal yapısı ve inanç mimarisi ile de uyumlu olmayan, hatta onunla çatışan siyasal İslamcılık, 200 yılı aşkın bir aydınlanma ve modernleşme birikimi olan ülkeyi yönetemiyor. Bu nedenle sinsi, ikiyüzlü, hile ve yalana dayalı yöntemler ve algı operasyonları ile toplumu yönetmeye çalışıyor. Bu alandaki en önemli aracı ise medya oluyor.

Ancak hikâye bitti. Ekonomik iflasın yarattığı sefalet tepkileri büyütüyor, öfke mayalanıyor. Toplum umut krizini aşacak bir yol arıyor.

CHP çok doğru şekilde sokağa, meydanlara inse ve alanları doldursa bile, toplumda tuhaf bir sessizlik var. Bu fırtına öncesinin bir sessizliğine de benzemiyor. Daha sert, bir kasırga öncesinin sessizliği gibi görünüyor. Değilse CHP mitinglerinin bir yılı aşmasına karşın coşku ve katılımın artması başka türlü açıklanamaz. Bazı kamuoyu araştırmalarına fazla önem atfediliyor. Böyle dönemlerde anketler fazlasıyla yanıltıcı olabilir. CHP’nin %35-36 bandında kaldığı, AKP’nin de %30 bandının biraz altına da düşse (%28-29 gibi) bu eşikte direndiğine işaret edilerek, bu tabloya bir anlam verilmeye çalışılıyor. Daha kötüsü buradan bir karamsarlık ve pasifikasyon üretilerek, yeniden muhalefetin eleştirilmesi konforuna düşülüyor. Sahaya çıkması bile öneriliyor. Oysa CHP bir yılı aşkın süredir sahadadır ve tabloyu değiştirdi.

YENİDEN YÖN GÖSTERMEK
Anketler telefonla yapılıyor, bu nedenle veriler bize bir şey söylese bile sonuçlara kesin olarak güvenemeyiz. Oralarda iki veriye bakılmalı; birincisi, erken seçim isteyenlerin oranıdır. İkincisi de cumhurbaşkanı adaylarının desteğidir. Erken seçim isteyenlerin oranı ve Ekrem İmamoğlu’nun desteği %60’lara ulaşmış ve yer yer bu düzeyi de aşmış durumda. Mansur Yavaş da öyle.

Büyük bir sandık kasırgası geliyor. Tarihsel sosyolojik bir perspektiften ülkeye baktığımızda görünen tablo budur. Tükenmiş bir iktidar ve değişim isteyen kitleler... Ancak, öncü devrimci fikirler ve ona uygun örgütlenme ve mücadele olmadan yaşanacak bir değişim, kısa süre sonra büyük bir hayal kırıklığına dönüşebilir. Bu nedenle değişimin öncüsü ya da dinamosu olan siyasal güç, burada söz konusu olan CHP’dir, siyasal, ideolojik, kültürel ve programatik bir hazırlık yapmalıdır. Ana çizgileri ilan ederek toplumla paylaşmalıdır.

Muhalefet topluma güçlü şekilde yön göstermelidir. Çünkü Cumhuriyet ile birlikte ülkeye çizilen yön İslamcı hareket ve iktidar tarafından dejenere edilmiştir. Bu nedenle toplum uzun süredir yön duygusunu yitirmiş, hedefsiz ve yozlaşmış durumdadır. Ortak idealler ve hedeflerden yoksundur. Ortak iyiyi yitirmiştir.

Dolayısıyla muhalefet, ülkenin önüne bir rejim ve düzen değişikliği hedefini koymalıdır. Yeniden ilerici, aydınlanmacı, halkçı ve devrimci bir yön gösterilmelidir. Demokratik bir değişimin gerçekleşmesi, en azından ülkenin dinci-faşist bir diktatörlüğe sürüklenmesini önlemenin güvencesi, bütün ilerici güçlerin birleşik muhalefet hareketini oluşturmaktır. Eylemlerin eşgüdümü ve ortaklaşmasını sağlamaktır.

Unutulmamalıdır ki, bir iktidarın tarihsel ve siyasal ömrünün tükenmesi tek başına yetmez. Hiçbir iktidar, onu almaya istekli, hazır ve bunun için mücadele eden etkili bir siyasal güç yoksa değişmez.