Sanayinin pasaportu hazır: Üretim dışarı kaçıyor

Türkiye yıllardır beyin göçünü tartışıyor; ama asıl büyük göçün, yani sanayi göçünün sessizce ülkeyi terk ettiğini görmek istemiyor. Bir ülkenin gençleri giderse umut zayıflar; ama sanayisi giderse ekonominin omurgası kırılır. Bugün Türkiye’nin yaşadığı tam olarak budur: Üretim merkezleri, fabrikalar, atölyeler, tedarik zincirleri bir bir valizini topluyor ve ülke dışına taşınıyor.

Bu bir ekonomik tercihten çok, kaçınılmaz bir maliyet gerçeğinin sonucudur. Çünkü Türkiye’de işçilik maliyetleri, enerji fiyatları, vergiler ve belirsizlik o kadar arttı ki dünya markaları artık üretimi Türkiye’de sürdürmeyi “sürdürülemez” görüyor. Çin’in ucuz iş gücü zaten uzun yıllardır rekabet baskısı yaratıyordu; ancak bugün tabloyu değiştiren asıl şok, Mısır gibi ülkelerin Türkiye’nin yerini almasıdır.

Mısır’da bugün bir tekstil işçisinin işverene maliyeti Türkiye’nin 1/7’si — 1/10’u aralığında.

Üstüne bir de ABD ve AB ile gümrüksüz ticaret sağlayan özel anlaşmalar eklendiğinde, dev markaların neden Mısır’a fabrika kurduğunu anlamak zor değil. Elektrik ucuz, doğal gaz sübvanse, yatırım teşvikli… Üretim maliyeti düşük, ihracat avantajlı. Yani bir ürünün Türkiye’de 10 dolara dikildiği yerde Mısır’da 1,5 dolara üretilmesi mümkün.

Bu nedenle Zara, LCW, H&M gibi devler kesim, dikim, yıkama ve paketleme tesislerini Mısır’a kaydırmış durumda. Türkiye artık sadece acil ve düşük adetli üretimlerde devreye giriyor; yani yan rol. Oysa yıllarca bu ülke fason üretimde bile liderdi. Bugün bu unvan bile kaybediliyor.

Peki üreticiyi dışarı iten tek neden işçilik mi? Hayır.

Türkiye’de enerji maliyetleri Avrupa’nın çoğu ülkesinden yüksek. Kur dalgalı, vergi yükü ağır, hammadde dövize bağlı. Yarın ne kadar elektrik faturası geleceğini, üç ay sonra işçiye ne ödeyeceğini, hangi maliyetle ihracat yapacağını kimse hesaplayamıyor. Üretim planlaması yapılamayan bir ülkede sanayi nasıl ayakta kalacak?

Bu belirsizlik iş dünyasında korkuyu büyüttü. Artık kimse risk almak istemiyor. İş insanı parasını ticarete değil, faize ve sabit getirili araçlara yatırıyor. Çünkü ticaret yapmak, dükkân açmak, fabrika işletmek, üretim yapmak cazibesini kaybetti. Risk büyüdü, getiri belirsizleşti. Para “değere” değil, “güvenceye” kaçıyor.

Bu psikolojik kırılmanın toplumsal etkisi çok derin.

İnsanlar dışarıda yemek yemiyor, esnaf kepenk kapatıyor, kafe ve restoranlar boş. Sadece zincir marketler ayakta kalıyor; çünkü halk ucuza yönelmiş durumda. Ama bu zincirlerin de iş modeli gençleri asgari ücrete, vardiyaya, ağır tempoya ve geleceksizliğe mahkûm ediyor. Sanayi üretimi olmayan ülkede gençlik sadece market rafı dizmekle meşgulse o toplum büyüyemez.

Artık sorun sadece ekonomik değil; sosyolojik bir erozyon.

Üretimin olmadığı yerde toplum kendisini güvende hissetmez.

Üreten bir ülke büyür; ithal eden ülke küçülür.

Sanayi, bir ülkenin hem gelir kaynağı hem özgüvenidir.

Bugün sanayinin pasaportu hazır; çünkü bu ülkenin ekonomik iklimi yaşanmaz hale getirildi.

Eğer bu gidiş durdurulmazsa, beyin göçü gibi sanayi göçü de geri dönülemez hale gelecek.

Ve o zaman asıl kaybettiğimiz şey sadece fabrikalar değil, geleceğimiz olacak.