Kapitalizmin modern evresinin belki beşinci, belki altıncı kılık değiştirmiş haliyle yüzleşiyoruz. Ekonomik açıdan öyle, siyasî açıdan ise git gelli de olsa bir asırdan beri aynı... Demokrasi janjanlı olanını, 19'uncu yüzyılda sadece zenginlerin oy kullanabildiği katı sistemden 20'nci yüzyılda daha kapsayıcı bir oy hakkına sahip demokratik bir sisteme geçildiğinden beri yaşıyoruz. Her ne kadar sermaye, hükûmetler, medya tekelleri, kolluk güçleri, yargı ve bürokrasi eliyle temsilî demokrasi manipüle ediliyor olsa da... Ancak bu sözde demokrasi bile sadece ulusal düzeyde... Bugün, uluslararası kuruluşlar hâlâ büyük ölçüde, sadece en zengin ülkelerin egemen oy hakkına sahip olduğu bir sistem altında yönetiliyor. Birleşmiş Milletler'den tutun, Uluslararası Para Fonu'na (International Monetary Fund-IMF) ve Dünya Bankası'na (World Bank-WR) kadar... Bu kuruluşların hepsinde, gelişen ülkelerin oy hakları, gelişmiş ülkelere göre sınırlı... Hangi ülkelerin kredi ya da destek alacağı konusunda çok pratik kararlara yol açabilecek ve uluslararası para sisteminin yapısal dönüşümüne de katkıda bulunabilecek en önemli dönüşüm, herhalde ülkelerin eşit oy ve söz hakkı olmalı öyle değil mi? Olmuyor!..
BAŞINI KALDIRANIN BAŞINI EZERLER!
Modern kapitalizmin hangi aşaması olursa olsun, bu sistemin olmazsa olmaz sonucu olan küresel sömürü sisteminin buna izin vermesi mümkün değil. O sebeple, pek çok bölgesel ekonomik birlik kuruluyor ve her birinden küresel sistemin kurallarına harfiyen uyması isteniyor. Neoliberal olacaksın, küresel sistemin kurallarının asla dışına çıkmayacaksın! En azından sosyalist sistemin çöktüğü 1990'lardan beri bu böyle...
Şimdilerde BRICS, Şanghay İşbirliği Örgütü (ŞİÖ) gibi örgütler neredeyse bir asırdır süren bu emperyalist sisteme başkaldıran Küresel Güney'in sesi olmaya çabalıyor. ABD, Birleşik Krallık, Commonwealth ülkeleri ve Avrupa Birliği'nin (AB) en büyük korkularından biri de bu!.. Artık gelişen ülkelerde işbirlikçi kukla hükûmetler kurmaları eskisi kadar kolay değil. Suudi Arabistan, Pakistan gibi eskiden emirlerine harfiyen uyan ülkelerin yerinde, şimdi 'salıncak ülkeler' var. Zaten, bu savaş rüzgârlarının temel sebebi de bu... Birileri daha da eşit olmalı ki, bu sistem sürebilsin, başkaldıranlar olursa Kuzey Atlantik İttifâkı (North Atlantic Treaty Organization-NATO) ve benzeri silahlı örgütler tarafından yerle bir edilebilsin. Olmadı, ABD Donanması müdahalesi gelsin! Küresel eşitsizliği garanti altına almanın artık temel yolu silahlı müdahale!
DOLAR MİLYARDERLERİ DERKEN ŞİMDİ SIRA TRİLYONERLERDE...
Meselenin küresel sömürü kısmı böyle, zaten bunu koşullayan da her ülkedeki gelir ve servet eşitsizliği... Hele ki şu şişirilmiş yapay zekâ balonuyla, şirketlerinin piyasa değeri birkaç trilyon doları bulan teknofeodaller piyasaya çıktığından beri, dolar milyarderlerinden sonra, şimdi de dolar trilyonerleri endamlarını sergilemeye başladı! Aynı anda kendi ülkelerinde on binlerce evsiz yaşama tutunmaya çalışırken, yoksul ülkelerde, mesela Güney Sudan'da, Yemen'de çocuklar açlıktan ölürken...
Bu rezilliği ortaya koyan en çarpıcı araştırmalardan biri, '2026 Dünya Eşitsizlik Raporu' (World İnequality Report 2026)... Her yıl yayımlanan bu rapor, kolektif bir sürecin ürünü; dünyanın dört bir yanından 250'den fazla araştırmacı, Dünya Eşitsizlik Laboratuvarı (World Inequality Lab) ile birlikte çalışıyor ve son 15 yıldır dünyadaki eşitsizlikleri gözlemleyen bu merkeze araştırmalarıyla katkıda bulunuyor.
PANDEMİDEN BU YANA DERİNLEŞEN EŞİTSİZLİK
2026'da yayımlanan raporun en önemli özelliği; finansal eşitsizlikler söz konusu olduğunda, kuzey-güney arasındaki derinleşen eşitsizliğe odaklanması... Bu durum, küresel finans sisteminin son derece eşitsiz örgütlenmesinden kaynaklanan, güneyden kuzeye giden finansal gelir akışında, kuzeyin her şeyin kaymağına el koyması olarak özetlenebilir.
Küresel ortalamalar, bölgeler arasındaki muazzam farklılıkları gözler önüne seriyor. Dünya, gelir düzeylerine göre net bir şekilde ayrışmış durumda: Kuzey Amerika, Okyanusya ve Avrupa gibi yüksek gelirli bölgeler; Rusya, Orta Asya, Doğu Asya, Batı Asya ve Kuzey Afrika gibi orta gelirli bölgeler var. Ve Latin Amerika, Güney ve Güneydoğu Asya ile Sahra-altı Afrika gibi ortalama gelirlerin düşük kaldığı çok kalabalık bölgeler...
ORTALAMA BİR AMERİKAN VATANDAŞININ GELİRİ, AFRİKALI'DAN 13 KAT DAHA FAZLA
Bölgeler arası fiyat farklılıkları dikkate alındığında bile, eşitsizlikler oldukça belirgin. Kuzey Amerika ve Okyanusya'da ortalama bir kişi, Sahra-altı Afrika'daki bir kişiden yaklaşık 13 kat, küresel ortalamadan ise üç kat daha fazla kazanıyor. Başka bir deyişle, Kuzey Amerika ve Okyanusya'da ortalama günlük gelir yaklaşık 125 Euro'yken, Sahra-altı Afrika'da bu rakam sadece 10 Euro. Ve bunlar ortalamalar; her bölgede birçok insan çok daha azıyla yaşamak zorunda.
Verilerden ortaya çıkan en çarpıcı gerçek, eşitsizliğin çok yüksek seviyelerde kalmaya devam etmesi... Bu durum, günümüzde küresel nüfusun en yüksek gelir elde eden yüzde 10'luk kesiminin, geri kalan yüzde 90'lık kesimden daha fazla kazandığını, buna karşılık küresel nüfusun en yoksul yarısının toplam küresel gelirin yüzde 10'undan daha azını elde ettiğini gösteriyor. Servet dağılımı ise eşitsizliğin daha da yoğunlaştığı bir alan... En yüksek gelir elde eden yüzde 10'luk kesim küresel servetin dörtte üçüne, en yoksul kesim sadece yüzde 2'sine sahip.
EN ZENGİNLER SERVETİNE MİLYAR DOLARLAR EKLİYOR
En üst yüzde 10'luk dilimin ötesine geçildiğinde, durum daha da vahim bir hâ alıyor. En zengin yüzde 0.001'lik kesim, yani 60 binden az multi-milyoner, bugün insanlığın yarısının toplamından üç kat daha fazla serveti kontrol ediyor. Bu kesimin payı, 1995'te yaklaşık yüzde 4'ten bugün yüzde 6'nın üzerine çıkarak istikrarlı bir şekilde artmış; bu da eşitsizliğin sürekliliğini ortaya koyuyor.
Bu yoğunlaşma sadece kalıcı değil, aynı zamanda hızlanıyor da... 1990'lardan bu yana, milyarderlerin ve yüz milyon dolarlık servete sahip kişilerin serveti yılda yaklaşık yüzde 8 oranında artmış. Bu oran nüfusun alt yarısının yaşadığı büyüme oranının neredeyse iki katı. En yoksullar mütevazı kazanımlar elde etmiş, ancak bunlar en tepedeki olağanüstü birikimin gölgesinde kalıyor. Sonuç olarak, çok küçük bir azınlığın benzeri görülmemiş bir malî güce sahip olduğu, milyarlarca insanın ise temel insanî gereksinimlerini bile karşılayamadığı bir dünyada yaşıyoruz.
TÜRKİYE EŞİTSİZLİKTE LİDERLİĞE KOŞUYOR
Gelelim Türkiye'ye... Hani her zaman yoksulun yanında olduğunu iddia eden, aslında neoliberalizmi kleptokrasiyle iç içe geçirip daha da halk düşmanı bir hale büründürenlerin iktidarında Türkiye'nin durumu ne?..
Türkiye’de en zengin yüzde 1’lik kesim, millî gelirin yaklaşık beşte birini alıyor. Bu oran yıllar içinde sabit bir çizgide ilerlememiş, ülkenin makroekonomik gidişatına göre değişkenlik gösteriyor. Enflasyonun tek haneye indiği ve büyümenin tabana yayıldığı dönemlerde tepedeki yoğunlaşma azalıyor. 1990’larda bu oran yüzda 25.5'ken, 2000’lerin başında, ekonominin toparlanmasıyla yüzde 17’ye kadar gerilemiş. Yüksek enflasyon ve kriz dönemlerinde ise tam tersi bir eğilim gözlemleniyor. Tıpkı pandemiden bu yana olup bitenler gibi...
2021 sonrasındaki enflasyonist dönemde, bu pay yüzde 19’lardan yüzde 24.4’e çıkarak yeniden 1990’lardaki seviyeye ulaşmış. Bu yıllarda, Türkiye gelişmiş ve gelişen ekonomilerin ortalamasının üzerinde bir büyüme gerçekleştirmesine rağmen, ekonomik refah geniş kesimlere dengeli biçimde yansımamış. Enflasyonist ortam, ücretli kesimi sürekli olarak yoksullaştırırken, varlık ve servet sahiplerini daha da zenginleştirmiş.
UÇURUM HIZLA DERİNLEŞİYOR
Bu süreçte, Türkiye’nin payı dünya ortalamasıyla iç içe geçmiş. 2004’e kadar ortalamanın üzerindeyken, 2005-2021 arasında çoğunlukla dünya ortalamasının altında ya da yakınında seyretmiş. 2022 sonrası enflasyon şokuyla yeniden ortalamanın üzerine çıkmış. Şu anda Türkiye'de bu oran, ABD ve dünya ortalamasının üzerinde, AB ortalamasının ise neredeyse iki katı!.. 2024’te Türkiye’de üst yüzde 1’in payı yüzde 21.6 ve 200 ülke arasında Türkiye 32'nci sırada yer alıyor. Bu rakamla Türkiye, gelişmiş ekonomilerin çok üzerinde, Latin Amerika ve Batı Asya eşitsizlik liginin ise hemen altında konumlanıyor.
KÜRESEL ÖZEL SERVETİN YARISI ABD VE ÇİN'DE
Bir başka araştırma da Dünya Eşitsizlik Raporu'nu doğruluyor. İsviçre merkezli banka UBS tarafından hazırlanan 'Küresel Servet Raporu'na (Global Wealth Report) göre, 2025 yılında, başta Avrupa, Batı Asya ve Afrika olmak üzere, özel servetler dünya genelinde bariz biçimde artış göstermiş. Rapor, tüm dünyada toplam servetin yüzde 10.8 oranında yükseldiğini ortaya koyuyor. Avrupa, Batı Asya ve Afrika'daki artış ise bu ortalamanın üzerinde...
Daha önceki yıllarda olduğu gibi, küresel özel servetin yarısından fazlası ABD ve Çin'de yoğunlaşmış durumda. 2025'te, özellikle 5 milyon doların üzerindeki servetlerin güçlü bir büyüme kaydettiğini gösteren çalışmaya göre, dünya genelinde ABD Doları bazında yaklaşık 1 milyon kişi milyoner statüsüne yükselmiş. Bu yeni milyonerlerin yaklaşık yarısı ABD'den... ABD'yi Çin, Japonya, Almanya, Birleşik Krallık ve Fransa takip ediyor.
TÜRKİYE, GELİR EŞİTSİZLİGİNİN EN HIZLI ARTTIĞI ÜLKELERDEN
Rapora göre, Türkiye, Litvanya'nın ardından tüm dünyada dolar milyonerlerinin oran olarak en çok arttığı ülke! Milyoner sayısı 2024'ten 2025'e yüzde 6.4 artmış, Türkiye'de toplam milyoner sayısı 5 bin 650 kişi artışla 93 bine yükselmiş.
Sonuç gelir ve servet uçurumunun hızla derinleşmesi... En üst yüzde 1’in payı arttıkça orta sınıf zayıflıyor, fırsat eşitliği git gide imkânsızlaşıyor. Büyümeden elde edinilen kazanımlar, dar bir kesimin elinde toplanmaya başlıyor. Bu yoğunlaşma toplumsal güveni zedeleyen ve uzun vadede büyümenin sürdürülebilirliğini tehdit eden yapısal riskler barındırıyor. Tam da Türkiye'nin bugününü tarif ediyoruz değil mi!
Eşitsizliği azaltmak, gelir adaletsizliğine son vermek ve servet dağılımındaki uçurumu ortadan kaldırmak, sonuç itibarıyla siyasî bir tercih... Halkın büyük çoğunluğu için mi, yoksa bir avuç zenginin çıkarını korumak için mi siyaset yaptığınıza bakar. Bu rejimin, siyasal islamcı iktidarın ve işbirlikçilerinin tarafının belli olduğunu rakamlar söylüyor. Zenginden yana olup zenginleşmeyi hedefleyenler, tabii ki servetlerini koruyacak örgütleri pek sever! Bunların bu NATO aşkı işte bu sebeple!..