Muhalefetin Öğütülmesinde 10 Taktik

Siyasal rejimler incelenirken en temel ayrım demokratik ve antidemokratik rejimler şeklindedir. Antidemokratik rejimler klasik tasnifte totaliter ve otoriter rejimler olarak ikiye ayrılır. Güncel literatürde hibrit rejim, rekabetçi otoriterlik, seçimli otoriterlik ve hegemonik otoriterlik gibi ara kategoriler de vardır. Totaliter rejimler, toplumsal hayatın bütün alanlarını mutlak biçimde kontrol etmeyi hedefleyen ve günümüzde sayıları oldukça sınırlı olan rejimlerdir. Bu rejimler zaten tek partili olduğu için muhalefet yahut olağan seçimlerden söz etmek mümkün değildir. Günümüz dünyasında çok daha yaygın olan model ise otoriter rejimlerdir. Özellikle son yıllarda literatürde “seçimli otoriter rejim” olarak adlandırılan sistemler, seçimlerin tamamen ortadan kaldırılmadığı, ancak siyasal rekabetin eşit ve adil koşullarda gerçekleşmediği yönetim biçimlerini ifade etmektedir. Bu sistemlerde seçimler yapılmaya devam eder; ancak medya, yargı, bürokrasi, güvenlik aygıtı ve kamu kaynakları büyük ölçüde iktidarın kontrolünde olduğu için muhalefetin iktidar alternatifi olabilmesi giderek zorlaşır. Daha ileri aşamada ise, seçimler yalnızca biçimsel bir unsur haline gelir ve rejim, seçimli otoriter yapıdan seçimsiz veya fiilen yarışmasız (rekabetçi olmayan) otoriter bir yapıya evrilmeye başlar.

Bu evrimsel süreçte en önemli mekanizmalardan biri muhalefetin sistemli biçimde zayıflatılmasıdır. Zira otoriter rejimlerde iktidarın güçlenmesi ve merkezileşmesi yanında muhalefetin rejime uygun bir biçime dönüşmesi de gerekir. Bu dönüşüm, parçalama, etkisizleştirme ve mümkün olduğunca kontrol edilebilir hale getirme şeklinde olabilir. Muhalefetin tamamen ortadan kaldırılması yahut yasaklanması genellikle tercih edilen bir yöntem değildir. Böyle bir teşebbüs uluslararası kamuoyunda demokrasiden tamamen uzaklaşmış “totaliter rejim” görüntüsü vereceği için, son kertede otoriter rejimler için amaç, varlığını sürdüren ancak iktidarı değiştirebilecek kapasitesini kaybetmiş bir muhalefet kurgulamaktır. Böylece hem seçimli siyasal rekabet görüntüsü korunur hem de iktidarın değişme ihtimali büyük ölçüde veya tamamen ortadan kaldırılır.

Türkiye'de son yıllarda kullanılan siyasal söylem bu manada dikkat çekicidir. AKP’nin izlediği yöntem ve yöneticilerinin kullandığı söylemler itibariyle, mevcut iktidarın nasıl bir muhalefet arzuladığına ilişkin önemli ipuçları vermiştir. “Türkiye’de muhalefet açığı vardır”, “Bu ülkenin en büyük açığı, demokrasiyi içselleştirmiş, milletin değerleriyle barışmış, yerli ve milli muhalefet açığıdır”, “Yerli ve milli muhalefeti evelallah biz inşa edeceğiz”, “Muhalefetin de yerli ve millisini ülkemize kazandırmak inşallah bize nasip olacaktır”, “Muhalefet partileri de kendini değiştirsin, yenilesin, güncellesin” şeklindeki ifadelerin bir çok kez tekrar edilmesi ile bugün yaşanan siyasal süreç birbirinden ayrı görülmemelidir. Bu sözler, iktidarın yalnızca seçim kazanmayı değil, aynı zamanda muhalefetin niteliği, söylemi ve siyaset yapma biçimi üzerinde de bir tasavvura sahip olduğunu göstermektedir. Bu ifadeler otoriterleşen ve otoriterleşme ivmesini günbegün artıran iktidarın muhalefeti dizayn ettiğine yahut etmek istediğine dair en önemli emarelerdir. Türkiye’de zamanlarda yaşanan siyasal gelişmeleri değerlendirilirken, iktidarın kendi ifadeleriyle dile getirdiği bu “yerli ve milli muhalefet” arayışını da göz önünde bulundurmak gerekir.

Yaklaşık çeyrek asırdır iktidarda bulunan AKP’nin, muhalefeti farklı yöntemlerle dönüştürmeye ve yeniden şekillendirmeye çalıştığı aşikardır. Bu meyanda muhalefet cephesinde yaşanan hiçbir şeyi “iç mesele” veya “parti içi mesele” görmemek gerekir. İktidar partisi asla bu olayların dışında bir seyirci gibi kalamaz. İktidarlarına alternatif oluşturabilecek, iktidar etme biçimine olumsuz etki edecek yahut zorlaştıracak bütün muhalefet güçleri (buna siyasi parti olmayan sivil toplum kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, medya araçları ve gazeteciler de dahil) içinde olacak her şey, mevcut iktidarı çok yakından ilgilendirmektedir. İktidara müessir olduktan sonra, parti genel başkanının kim olacağı, nasıl bir muhalefet tarzı yürüteceği, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını kimlerin yöneteceği, gazetecilerin ne yazacağı (nitekim halkı yanıltıcı bilgiyi yayma/dezenformasyon suçunun ne olduğunu da belirmek suretiyle) kaçınılmaz olarak iktidarın ilgi alanındadır.

Geçtiğimiz yirmi yıl, otoriterleşme eğilimindeki iktidarın, muhalefeti öğütmek için geliştirdiği farklı yöntemleri bizlere gösterdi. Her bir yöntem hedef kitle ve amaç bakımından kendine özgü özellikler taşımakla birlikte her türlü hamle, en nihayetinde mevcut iktidara alternatif oluşturabilecek bir yapıyı yok etmeye veya etkisiz hale getirmeye yöneliktir.

1- KURUMSAL ÖĞÜTME

Birinci yöntem kurumsal öğütme, yani ilhak yoluyla tasfiyedir. Bu yöntemde amaç rakip siyasi partiyi doğrudan kapatmak değil, onu kendi bünyesine katarak siyasal varlığını sona erdirmektir. Böylece hem potansiyel bir rakip ortadan kaldırılır hem de o partinin kadroları, teşkilatı ve seçmen tabanı iktidarın siyasal alanına dâhil edilir. Bunun en bilinen örneği Halkın Sesi Partisi (HAS Parti)’dir. Bir dönem AKP’nin en sert eleştirmenlerinden biri olan Has Parti, 2012 yılında kendini feshetmiş, üyelerinin çoğunluğu AKP bünyesine katılmıştır. Sabık genel başkan Numan Kurtulmuş “Harun olmaya geldiler, Karun oldular” sözünü siyasal literatüre kazandırdıktan kısa bir süre sonra AK Parti’ye iltihak etmiş, bugün iktidarın en üst düzey siyasi aktörlerinden biri haline gelmiştir.

2- BİREYSEL DEVŞİRME VE MAKAM YOLUYLA EKLEMLENDİRME

İkinci yöntem bireysel devşirmedir. Burada parti değil, parti içerisindeki etkili isimler hedef alınır. Muhalefetin kamuoyunda karşılığı olan siyasetçileri, kanaat önderleri veya toplumsal muhalefetin etkili figürleri zaman içerisinde iktidar saflarına katılarak hem muhalefetin insan kaynağı zayıflatılır hem de iktidarın toplumsal meşruiyeti güçlendirilmeye çalışılır. Öyle ki, bu kişiler parti genel başkanı, kamuoyunda muhalefetin Erdoğan’a karşı olası cumhurbaşkanı adayı, ideolojisine en sadık bilinen ve hatta “öleceğini bilse asla AK Parti’ye katılmaz” denilen kimseler bile olabilir. Süleyman Soylu, Sinan Oğan, Metin Feyzioğlu, Serap Yazıcı Özbudun, Yiğit Bulut, Mehmet Ali Çelebi, Kürşad Zorlu ve son dönemde iktidar partisine geçen bazı belediye başkanları bu yöntemin farklı örnekleri olarak değerlendirilebilir. Bireysel devşirme profesyonel siyasetçiler için iktidar partisi mensubiyeti, profesyonel siyasetçi olmayanlar için ise makam ve mevki sahibi yapmaktır.

3- KAZAN-KAZAN YOLUYLA BAĞIMLI KILMA

Üçüncü yöntem, siyasi rakibi karşılıklı çıkar ilişkisi içerisinde iktidara bağımlı hale getirmektir. Cumhurbaşkanının seçilebilmesi için geçerli oyların salt çoğunluğunun aranması, siyasi partileri ittifak kurmaya teşvik etmektedir. Özellikle küçük ve orta ölçekli partiler, bu ittifak ilişkileri içerisinde zamanla kendi siyasal kimliklerinden uzaklaşarak büyük ortağın çizgisine eklemlenebilmektedir. İktidar partisi, ittifaka dâhil ettiği partilere milletvekilliği, kamusal makam, siyasal görünürlük veya belirli politikalarda söz hakkı sağlarken; karşılığında aldığı destekle hem iktidar blokunu genişletmekte hem de potansiyel rakiplerini etkisizleştirmektedir. Böylece ilişkinin tarafları karşılıklı kazanımlar elde ederken, muhalefet alanı daralmakta ve siyasal rekabet zayıflamaktadır.

Bu yöntemin en önemli örneklerinden biri MHP’nin geçirdiği siyasal dönüşümdür. 2016 yılına kadar AKP’nin en sert muhaliflerinden biri görünümündeki MHP’de başlayan olağanüstü kurultay süreci, parti içi muhalefetin genel başkanlık seçimine giden yolu açamaması ve mevcut yönetimin konumunu korumasıyla sonuçlanmıştır. Bu süreçte yaşanan yargısal müdahaleler ile MHP’nin daha sonra iktidar blokunun temel bileşenine dönüşmesi arasındaki siyasal ilişki, bağımlılaştırma mekanizmaları bakımından değerlendirmeye değerdir. Elbette bu ittifakın oluşmasında 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ortaya çıkan siyasal ve güvenlikçi iklimin etkisi de inkâr edilemez. Bununla birlikte süreç, iki partinin rekabet etmek yerine karşılıklı çıkar sağlayan bir ittifak kurmayı tercih ettiğini ve kazan-kazan stratejisinin muhalefet blokunu zayıflatmada son derece işlevsel olduğunu göstermektedir. MHP bu ittifak sayesinde oy oranının tek başına sağlayabileceğinden daha geniş bir siyasal etki alanı elde etmiş; AKP ise MHP’nin parlamento desteğinden, seçmen tabanından ve milliyetçi söylemin sağladığı meşruiyetten yararlanmıştır. Bu ittifak, bir zamanlar iktidarın en güçlü eleştirmenlerinden olan MHP’yi iktidar blokunun ayrılmaz bir parçasına dönüştürmüş ve etkili bir muhalefet unsurunu siyasal rekabet alanından çıkarmıştır.

Benzer bir yöntem, görece az oy alan küçük partilere seçilebilecek sıralardan milletvekilliği verilerek bu partilerin iktidar blokuna dâhil edilmesinde görülmektedir. Seçmen profilleri ve ideolojik konumları itibarıyla Büyük Birlik Partisi ve diğer sağ partilerin Cumhur İttifakı içerisinde yer alması belirli ölçüde açıklanabilir. Buna karşılık adında “sol” sözcüğü olan ve Bülent Ecevit’le özdeşleşen Demokratik Sol Partinin Genel Başkanı Önder Aksakal’ın 2023 yılında AKP listesinden milletvekili seçilmesi, kazan-kazan stratejisinin ideolojik sınırları aşabildiğini göstermektedir. DSP yönetimi parlamentoda temsil imkânı elde ederken AKP, tarihsel olarak merkez sol içerisinde yer alan bir partinin desteğini kazanmış ve muhalefet alanını biraz daha daraltmıştır.

Son dönemde DEM Parti’nin “Terörsüz Türkiye” veya “Barış Süreci” olarak adlandırılan görüşmeler kapsamında iktidarla yakınlaşması da bu strateji bakımından dikkatle değerlendirilmelidir. Nitekim Erdoğan’ın 12 Temmuz 2025 tarihinde sarf ettiği, “Şimdi AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi, DEM; biz en azından üçlü olarak bu yola beraber yürümeye karar verdik” sözleri, iktidarın bu süreci yalnızca bir güvenlik veya barış politikası olarak değil, yeni bir siyasal iş birliği alanı olarak da gördüğünü göstermektedir. Burada henüz tamamlanmış bir eklemlenmeden değil, iktidarın kazan-kazan ilişkisi kurarak muhalefet blokunun önemli bir bileşenini kendisine yaklaştırma arayışından söz etmek daha isabetlidir.

CHP kurultayı hakkında verilen yargı kararı sonrasında tedbiren göreve getirilen yönetimin iktidarla uyumlu bir siyasal dil kullanması da bu yöntem bakımından ayrıca izlenmelidir. Böyle bir yönetimin iktidarın müdahalesiyle elde ettiği hukuki ve siyasal konumu koruyabilmek amacıyla çatışmacı muhalefetten uzaklaşması ve iktidarla daha uyumlu bir çizgi benimsemesi halinde, kazan-kazan mekanizmasının yeni bir biçimi ortaya çıkacaktır. İktidar, en güçlü rakibinin muhalefet kapasitesinin zayıflamasından yararlanırken; yargı kararıyla göreve getirilen yönetim de siyasal ve hukuki varlığını iktidarla çatışmama üzerinden sürdürmeye çalışacaktır.

Kazan-kazan yöntemi, görünürde baskı veya zorlama içermediği için muhalefeti etkisizleştirmenin en yumuşak araçlarından biridir. Taraflar kazanırken demokratik rekabet ortadan kalkar; iktidar yeni ortaklar edinirken toplum gerçek siyasal alternatiflerini yitirir.

4- SUİSTİMALCİ ANAYASACILIK YOLUYLA GÜVENCESİZLEŞTİRME

Dördüncü yöntem, muhalefetin sahip olduğu anayasal güvencelerin yine anayasa veya kanun biçimindeki düzenlemeler kullanılarak etkisizleştirilmesidir. Suistimalci anayasacılıkta anayasa açıkça ortadan kaldırılmaz; anayasal kurumlar ve değişiklik usulleri, demokratik düzeni koruma amacı dışında kullanılarak iktidarın hareket alanını genişleten ve muhalefetin güvencelerini zayıflatan araçlara dönüştürülür. Böylece biçimsel olarak anayasal usullere uyulurken anayasanın çoğulculuğu, siyasal rekabeti ve azınlıkta kalan grupları koruma işlevi aşındırılır.

Türkiye’de bunun en önemli örneklerinden biri, 2016 yılında milletvekili dokunulmazlıklarının topluca kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliğidir. 6718 sayılı Kanun’la Anayasa’ya eklenen geçici 20. maddeyle, düzenlemenin kabul edildiği tarihte yetkili mercilere ulaşmış dokunulmazlık dosyaları bakımından Anayasa’nın 83. maddesindeki güvence uygulanmamıştır. Böylece her milletvekili ve dosya yönünden ayrı ayrı işletilmesi gereken dokunulmazlığın kaldırılması usulü terk edilmiş; önceden belirlenebilir bir milletvekili grubu bakımından anayasal güvence, geçici ve bir defaya mahsus bir düzenlemeyle topluca etkisizleştirilmiştir. Düzenleme biçimsel olarak yalnızca HDP milletvekillerini kapsamamakla birlikte siyasal bağlamı, hazırlanış süreci ve fiilî sonuçları itibarıyla en ağır etkisini HDP üzerinde göstermiştir. Anayasa değişikliğinin ardından, aralarında HDP eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da bulunduğu çok sayıda milletvekili gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır. Böylece yasama dokunulmazlığının kaldırılması, yalnızca milletvekilleri hakkında ceza muhakemesi işlemlerinin yürütülmesini sağlayan hukuki bir işlem olmaktan çıkmış; muhalefet partisinin parlamento faaliyetlerini, örgütsel yapısını ve seçmenleriyle kurduğu temsil ilişkisini zayıflatan siyasal bir sonuç doğurmuştur.

Benzer yöntemin ana muhalefet partisine yöneltilme ihtimali de günümüzde açıkça tartışılmaktadır. CHP’nin seçilmiş genel başkanı Özgür Özel hakkında düzenlenen çok sayıdaki fezlekenin yasama dokunulmazlığının kaldırılmasına yönelik işlemler için bekletildiği saklanmamaktadır. Muhalefetin en büyük partisinin lideri hakkındaki dosyaların sayısı, isnatların önemli ölçüde siyasal açıklamalara dayanması ve dokunulmazlığın kaldırılması yönündeki çağrıların iktidara yakın medya tarafından sürekli gündemde tutulması, bu sürecin “adalet” arzusundan çok siyasal rekabete ilişkin olduğunu göstermektedir.

5- KRİMİNALİZE EDEREK ETKİSİZLEŞTİRME

Beşinci yöntem yargı ve kolluk gücü aracılığıyla siyasal alanın yeniden düzenlenmesidir. Muhalif siyasetçilere yönelik davalar, uzun tutukluluk süreçleri, belediye başkanlarına yönelik operasyonlar, parti yöneticileri ve belediye bürokratları hakkında yürütülen soruşturmalar bu kapsamda değerlendirilebilir. Muhalefetin en güçlü cumhurbaşkanı adaylarından Ekrem İmamoğlu’nun 16 aydır süren tutukluluk halinin “asrın yolsuzluğu” propagandasıyla kamuoyuna duyurulması buna en tipik örnektir. Yolsuzluk operasyonlarının anamuhalefet partili belediyelere seçimlik olarak yapılması, sanki “Türkiye’de bütün belediyeler ve kamu kurumlarında işler mükemmel yürüyor ama sadece CHP’li belediyelerde yolsuzluk oluyor algısı” yaratılarak partinin kriminalize edilmesi ne hukuka ne de siyasal etikle bağdaşmaktadır. Yargısal süreçler suçla mücadeleden çok, siyasal mücadelenin bir parçası izlenimi vermektedir. Üstelik iktidar yanlısı medyada yolsuzluk manşetleri atılan belediye başkanlarının AKP’ye katılmasıyla, hem bu anti-propaganda süreçlerinin bıçak gibi kesilmesi, hem de haklarındaki soruşturmaların takipsizlik yahut kovuşturmaların beraatle sonuçlanması, bu izlenimi kuvvetlendirmektedir. Kriminalizasyon sadece CHP ile sınırlı değildir. Ümit Özdağ’ın hakkında yürütülen soruşturma ve kovuşturmalar ile bir süre cezaevinde tutulması da bu yöntem dahilindedir.

6- KAYYIMANDERİNG (KAYYIM ATAMAK YOLUYLA YÖNETİME EL KOYMA)

Altıncı yöntem kayyım mekanizmasıdır. Seçilmiş yöneticilerin yerine merkezi idare tarafından atanan kamu görevlilerinin geçirilmesi, seçmenin iradesinin fiilen idari bir tasarrufla değiştirilmesidir. Kazanılamayan seçimin, atanmışlar yoluyla kazanılmış sayılması, seçimlerin etkisizleştirilmesidir. Belediyelere kayyım atanması son yıllarda Türkiye siyasetinin en çok tartışılan uygulamalarından biri olmuştur. 2019 yerel seçimleri sonrasında sadece HDP’li belediyelere yapılan bu uygulama, 2024 yerel seçimlerinden sonra sıklıkla CHP’li belediyeler için de söz konusu olmuştur. Aslında bu olay, anti-demokratik uygulamalara kime karşı olursa olsun ilkesel olarak karşı çıkmanın önemini bir kez daha göstermiştir.

Bu yöntemde muhaliflerin kamu gücü (belediyeler) üzerindeki iktidarı ortadan kaldırılmaktadır. Yerel yönetimlerin merkezi idarenin memuru tarafından yönetilmesi, bir yandan merkezi idarenin etki alanını güçlendirirken (otoriterleşme) muhalefetin yerel iktidar ve etkisini zayıflatmakta, rekabet gücünü azaltmaktadır. Esas itibariyle bu yöntem otoriter rejimlerin sık sık atıf yaptığı “milli irade” vurgusuna tezat oluşturmakla birlikte, uygulamada gösterilen “milli irade ancak Ak Partiye verilen oy ile tecelli eder” anlayışının pekiştirilmesi ve bir sonraki aşamada “milli irade ancak lidere verilen destektir” anlayışına dönüşmesi için bir basamaktır.

7- OYUN BOZANLIK

Yedinci yöntem yönetimin halk seçimleri dışındaki yasal ve yargısal prosedürlerle el değiştirmesidir. İktidar partisinin belediye başkanlığını kazanamadığı ama belediye meclis çoğunluğunu elde ettiği yerlerde, belediye başkanı suç işleme iddiasıyla tutuklanır ve görevden uzaklaştırılır. Belediye başkan vekilinin seçimi belediye meclisi tarafından yapılır. Siyasi teamüller belediye başkanı hangi partidense, o partiden bir vekilin seçilmesini gerektirir. Bunun en bilinen uygulaması 1998 yılında Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığından uzaklaştırılmasından sonra aynı partiden Ali Müfit Gürtuna’nın başkan seçilmesidir. Gaziosmanpaşa ve Bayrampaşa belediyeleri ile Bursa Büyükşehir Belediye başkan vekilliklerinin seçiminde bu teamüle uyulmamış, AKP belediye meclislerindeki çoğunluğu sayesinde seçimde halkın oyu ile kazanamadığı belediyelerde yöneticilik elde etmiş ve bunu “milli iradenin tecellisi” olarak duyurmaktan geri durmamıştır. Başkanvekillerinin seçimi esnasında İstanbul Ak Parti İl Başkanının sözleri ve vurgusu tipik bir “milli irade ancak Ak Parti’ye verilen oydur” anlatısıdır.

8- KAPATMA TEHDİDİ

Sekizinci yöntem siyasi patileri kapatmamak ama kapatma tehdidini canlı tutmaktır. Anayasa Mahkemesi’nin siyasal partilere yönelik geçmiş uygulamaları, Türkiye’yi bir siyasal partiler mezarlığına çevirmiştir. AKP’nin iktidar olmasından sonra bugünkü DEM Parti’nin çizgisinden geldiği iki parti Halkın Demokrasi Partisi (HADEP) 2003 yılında, Demokratik Toplum Partisi (DTP) ise, 2009 yılında kapatılmıştır. Hatta kapatma tehdidini bizzat son çeyrek yüzyılın iktidar partisi AKP bile 2008 yılında açılan dava ile yaşamıştır. 2009’dan sonra hiçbir parti siyasi faaliyetleri nedeniyle kapatılmamıştır. Bununla birlikte, 2021 yılında Halkların Demokratik Partisi (HDP) hakkında kapatma davası açılması, “kapatmama” teamülünü bozmuştur. Kapatma davası açılmasına Cumhur İttifakının ana bileşeni olan MHP’nin öncülük etmiş olması, TBMM kürsüsünden defalarca Yargıtay’a ve Anayasa Mahkemesi’ne kapatmaya yönelik çağrıda bulunulması ve adeta yargının bu işlemi yapmak için baskı altına alınması; meseleyi yargısal olmaktan çok siyasal bir mesele olarak ele alınması gerektiğini göstermektedir. Fiilen uygulanmayan kapatma yerine, fiilen etki doğuran kapatılma tehdidi siyasetin tasarlanmasında hala etkili bir araçtır. Nitekim 2023 parlamento seçimlerine kapatılma tehdidi altındaki HDP adıyla değil, Yeşil Sol Parti (YSP) adıyla girilmiştir. Yani kapatma tehdidi son derece etkili olmuştur. Bu tehdit İstanbul Büyükşehir Belediyesi üzerinden yürütülen ceza soruşturmasıyla bağlantılı olarak CHP için de “suç fiillerinin işlendiği bir odak haline geldiği” iddiasının Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına bildirilmesinde de kendini göstermiştir.

Kapatma kararında parti bir defada tasfiye edilir; kapatma tehdidinde ise her gün terbiye altına alınmaya çalışılır. Bu nedenle otoriter rejim açısından asıl işlevsel araç, partiyi mutlaka kapatmak değil, kapatılabileceği korkusuyla sürekli denetim altında tutmaktır.

9- RAKİBİN DİSKALİFİYE EDİLMESİ

Dokuzuncu yöntem iktidara en önemli alternatiflerin, seçim sürecine girmeden diskalifiye edilmesidir. Muhalefetin en güçlü adayı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptal edilmesi hukuken çok tartışmalıdır. Daha doğrusu hukuken mümkün olmayan ancak fiiliyatta mümkün olmuştur. Olası bir seçimde mevcut durum itibariyle aday gösterilmesi mümkün gözükmemektedir. Öte yandan İmamoğlu hakkında örgüt kurma ve yöneticiliğinden casusluğa, sahtecilikten irtikap ve ihaleye fesat karıştırmaya kadar yüzlerce suçtan açılan onlarca dava bulunmaktadır. Amiyane bir tabirle İmamoğlu “dava manyağı” yapılmıştır. Bunlardan bir tanesinden bile bir yıldan fazla hapis cezası alması halinde milletvekili seçilme yeterliliğini, haliyle cumhurbaşkanı seçilme yeterliliğini kaybetmesi mümkündür. 2023 seçimlerine giderken, kamuoyunda “Ahmak Davası” olarak bilinen bir davadan dolayı aldığı hapis cezasının Yargıtay’da onanması halinde aday olup olamayacağı sorulduğunda, YSK başkanı seçilme yeterliliğini kaybetmiş bir adayın seçimi kazansa bile mazbatasının verilmeyeceğini ve seçimin yenileneceğini söylemiştir. Gerek diploma iptali yoluyla gerekse hapis cezası verilmesi yoluyla en güçlü adayların diskalifiye edilmesi ve görece daha zayıf adayların seçime girmeye zorlanması muhalefetin öğütülmesinde önemli bir taktiktir. "Bakalım Cumhurbaşkanlığı hevesi yolunda daha kaç CHP'li siyaset girdabında telef olup gidecek" sözleri de bu diskalifiye sürecinin en net ifadesidir.

10-PARTİ YÖNETİMİNİ YARGISAL YOLLARLA FELÇ ETME

Son olarak bir siyasi partinin kapatılmadan, yöneticileri başka partilere devşirilmeden ve siyasal faaliyetleri bütünüyle yasaklanmadan, doğrudan yönetim yapısına yargısal müdahalede bulunularak felç edilmesi yönteminden söz etmek mümkündür. Bu yöntemde yargı, parti içindeki hukuka aykırılık iddialarını çözen tarafsız bir merci olmanın ötesine geçerek partiyi kimin yöneteceğini fiilen belirleyen bir siyasal düzenleme aracına dönüşmektedir. Bu yöntemin öncülü, 2016 yılında MHP’de yaşanan olağanüstü kongre sürecinde görülebilir. Ancak 21 Mayıs 2026 tarihinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi tarafından CHP’nin 38. Olağan Kurultayı hakkında verilen karar, müdahalenin niteliği ve ölçeği bakımından Türkiye siyasal hayatında yeni bir aşamayı ifade etmektedir.

Karar, görev ve yetki bakımından da ciddi hukuki tartışmalara neden olmuştur. 21 Mayıs kararıyla ortaya çıkan tablo, yalnızca bir genel başkan değişikliğinden ibaret değildir. Parti üyelerinin belirlediği delegeler, delegelerin seçtiği genel başkan ve parti organları bir yargı kararıyla görevden uzaklaştırılmış; hukuki yetki, yıllar önce görevden ayrılmış önceki genel başkan ve yönetime geri verilmiştir. Böylece parti örgütünün güncel siyasal iradesiyle partiyi hukuken temsil etme yetkisi birbirinden ayrılmıştır. Bir tarafta örgütsel desteğe ve kurultay iradesine dayanan seçilmiş yönetim, diğer tarafta mahkeme kararından kaynaklanan hukuki yetkiye sahip önceki yönetim ortaya çıkmıştır. Bu durum partide yalnızca “iki başlılık” yaratmamaktadır. Parti adına kimin açıklama yapacağı, adayları kimin belirleyeceği, parti grubu ile genel merkez arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, olağanüstü kurultay çağrısını kimin yapabileceği, mali kaynakları kimin kullanacağı ve seçim döneminde hangi organların karar alacağı gibi temel meseleleri belirsiz hale getirmektedir. Bu nedenle müdahalenin fiilî sonucu, yönetimi değiştirmekten çok partinin karar alma ve siyasal faaliyet yürütme kapasitesini felç etmektir. Bir siyasi partiyi kapatmak onun hukuki varlığına son verir; yönetimini yargı yoluyla ikiye bölmek ise onu yaşarken işlevsiz hale getirir. Muhalefetin öğütülmesinin bu aşamasında amaç partiyi ortadan kaldırmak değil, iktidara alternatif olma kapasitesini içeriden çürütmektir. Partinin tabelası yerinde kalmakta, fakat iktidar olma ihtimali elinden alınmaktadır.

SONUÇ

Otoriter rejimler bir günde kurulmaz; siyasal rekabetin, kurumsal güvencelerin ve toplumsal itiraz kanallarının zaman içinde aşındırılmasıyla inşa edilir. Bu süreçte temel amaç, muhalefeti bütünüyle ortadan kaldırmak değil, onu iktidarın karşısında gerçek bir alternatif olmaktan çıkarmaktır. Muhalefetin varlığına izin verilir; ancak iktidarı değiştirebilecek kadrolara, adaylara, örgütsel bütünlüğe ve toplumsal güce sahip olması engellenir. Böylece seçimler yapılmaya devam ederken iktidarın seçim yoluyla değişmesi giderek zorlaşır.

Türkiye’de muhalefetin kurumsal ilhak, bireysel devşirme, çıkar ilişkileriyle bağımlılaştırma, anayasal güvenceleri aşındırma, kriminalizasyon, kayyım uygulamaları, kapatma tehdidi, güçlü adayları diskalifiye etme ve parti yönetimine yargısal müdahale gibi farklı yöntemlerle etkisizleştirilmeye çalışıldığı görülmektedir. Birbirinden bağımsızmış gibi görünen bu müdahaleler, birlikte değerlendirildiğinde ortak bir amaca yönelmektedir: Muhalefetin hukuki varlığı korunurken siyasal iktidar alternatifi olma kapasitesinin ortadan kaldırılması. Otoriter rejimin başarısı, muhalefetin hiç bulunmamasında değil, bulunduğu halde iktidarı değiştirememesinde yatar.

Peki ne yapmalı?

Atılması gereken ilk adım, Türkiye’nin seçimli ve rekabetçi bir siyasal düzenden fiilen yarışmasız, rekabetçi olmayan bir otoriter yapıya doğru sürüklendiğini doğru teşhis etmektir. Sorunun yalnızca belirli siyasetçilerin, partilerin veya belediyelerin karşılaştığı münferit hukuksuzluklardan ibaret olmadığı; siyasal rekabetin bütününü hedef alan sistematik bir süreç olduğu görülmelidir.

İkinci olarak muhalefet, iktidarın parçalama ve etkisizleştirme taktiklerine karşı ilkesel bir dayanışma geliştirmelidir. Bugün iktidarın en güçlü alternatifi olduğu için CHP’ye yöneltilen yöntemlerin, yarın iktidar alternatifi haline gelen başka bir partiye uygulanması mümkündür. Bu nedenle seçilmiş yöneticilere yönelik müdahaleler, kayyım uygulamaları, siyasi parti yönetimlerinin yargı yoluyla değiştirilmesi ve güçlü adayların seçim öncesinde diskalifiye edilmesi karşısında ortak tutum alınmalıdır.

Muhalefetin cumhurbaşkanı adayını belirlerken olası adayların daha seçim süreci başlamadan hukuki ve siyasal operasyonlarla yarış dışına çıkarılabileceğini hesaba katması da gerekir. Nitekim Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan’ın adaylarını açıklamaktan çekindiklerini ifade etmesi, diskalifiye edilme korkusunun muhalefetin siyasal stratejisini şimdiden etkilediğini göstermektedir.

Son olarak demokratik siyasal düzen, ancak seçmenin iradesinin sonuç doğurmasıyla var olabilir. Bu nedenle yalnızca sandığa gitmek değil, sandıkta ortaya çıkan iradeye, seçilmiş yöneticilere ve siyasal rekabetin kurallarına birlikte sahip çıkmak gerekir. Muhalefetin öğütülmesine karşı en güçlü savunma, demokratik ilkeler etrafında kurulacak geniş, tutarlı ve karşılıklı bir muhalif dayanışmadır.