Merdan Yanardağ Yurtseverdir

11 Mayıs sabahı, meclis üyesi ve eski ilçe başkanı arkadaşımla yola çıktık. Daha yoldayken bu ülkenin “paralı yol” gerçeği bir kez daha yüzümüze çarpıyordu. Kısa sayılabilecek bir mesafede bile ulaşımın bu kadar pahalı, bu kadar zorlaştırılmış olması tesadüf değil. 90 kilometrelik bir yolun bile insanlara “nasıl gideceğiz?” dedirttiği bir düzenden söz ediyoruz. Bir gazeteci arkadaşımızın “toplu servisle gidiyoruz” sözü, aslında durumun özeti gibiydi.

Eski ilçe başkanı senin imkanın var, yoksa mümkün değil gelmek buralara dedi ve çok haklıydı. İnsanın aklına kaçınılmaz olarak şu soru geliyor: Bu kadar izole bir yerde neden duruşma yapılır? Çağlayan Adliyesi gibi merkezi bir yer varken, erişimi zor bir kampüsün tercih edilmesi gerçekten bir tesadüf mü, yoksa bilinçli bir tercihin sonucu mu? Cevabı herkesin vicdanına kalmış.

Yol boyunca sadece ulaşım değil, başka bir tablo daha dikkat çekiyordu: rant düzeni. Bölgedeki tarım arazilerinin nasıl el değiştirdiği, kamusal alanların nasıl parçalandığı, gözden kaçmayacak kadar açıktı.

Silivri Cezaevi Kampüsü’ne vardığımızda ise tablo daha da ağırlaştı. Daha girişte başlayan jandarma kontrolleri, kısa aralıklarla tekrar tekrar yapılan kimlik ve basın kartı sorgulamaları, adeta “erişimi zorlaştırma” üzerine kurulmuş bir düzen hissi veriyordu. Kampüsün içine girdikten sonra da değişen bir şey olmadı; kontrol, kontrolü izledi.

Duruşma salonlarının bulunduğu alana geldiğimizde ise başka bir sorunla karşılaştık: fiziki yetersizlik. Demir bariyerlerle çevrilmiş alan, küçük salonlar, kapasitesinin çok üzerinde insan, içeride yer bulamayanlar… Basın kartı olanlar bile güçlükle içeri alınırken, birçok kişi tamamen dışarıda bırakıldı.

İçeri girebilenler ise duruşmayı ancak ekranlardan, yandan,sağdan soldan sıkış tepiş takip edebildi. Dışarıda kalanlar için ise durum daha da vahimdi ne oturacak bir yer vardı ne de insani bir bekleme alanı. Bu tabloyu “organizasyon eksikliği” olarak görmek zor. Bu, doğrudan bir erişim ve katılım sorunu.

Sonuç olarak, yaşanan şey sadece bir duruşma günü değil; erişimin zorlaştırıldığı, katılımın sınırlandığı ve insanların sistematik biçimde yıpratıldığı bir tabloydu.

Şimdi genel süreç analizime! Geçeyim

Bakın açıkçası Merdan Yanardağ hakkında açılan “casusluk” davası, yalnızca bir ceza soruşturması değil; ülkede basının ne kadar özgür olduğunun da göstergesi haline gelmiş durumda. Son yıllarda Türkiye’de iktidarı eleştiren hemen her gazeteci benzer suçlamalarla karşı karşıya kalıyor. Kimi zaman “terör propagandası”, kimi zaman “halkı yanıltma”, şimdi ise “casusluk”… Oysa gazeteciliğin özü zaten devletin görmek istemediği gerçekleri araştırmak, kamu adına soru sormaktır.

Bir gazeteciyi düşünceleri, yorumları ve haber kaynakları üzerinden “devlet güvenliğine tehdit” gibi göstermeye çalışmak, hukuk devletinden çok siyasi baskı görüntüsü veriyor. Çünkü ortada klasik anlamda gizli belge kaçıran ya da yabancı istihbarat adına çalışan bir yapı değil; ekranlarda konuşan, yazı yazan ve iktidarı eleştiren bir gazeteci var.Asıl tehlikeli olan ise toplumda yaratılmak istenen korku iklimidir. Verilen mesaj nettir: “Eleştirirseniz yargılanırsınız.” Böyle bir ortamda gazeteciler susar, medya oto sansüre yönelir, halk ise gerçek bilgiye ulaşamaz.

Demokrasilerde basın iktidarın yanında duran değil, onu denetleyen güçtür. Eğer gazetecilik faaliyetleri ağır ceza suçlamalarıyla bastırılmaya çalışılıyorsa, mesele artık yalnızca bir gazetecinin davası olmaktan çıkar. Bu durum doğrudan halkın haber alma hakkını hedef alır. Merdan Yanardağ davası bugün Türkiye’de hukukun mu, siyasetin mi daha güçlü olduğunun testidir. Çünkü bir ülkede gazeteciler “casus” ilan edilmeye başlandıysa, asıl sorgulanması gereken basın değil; demokrasinin durumudur. Son söz olarak!

Merdan Yanardağ ile omuz omuza olmak şereftir. Belki bugün korku düzeni egemen, ama elbette geçecek. Biz korkmadan aynı yerde durmaya devam ediyoruz.