1 Mayıs denildiğinde Türkiye’de her yıl birbirine benzeyen iki klişe cümle dolaşıma sokulur. Birincisi, güya bir nezaket ifadesi olarak söylenen “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü kutlu olsun”; diğeri ise biraz alay, biraz serzeniş içeren “işçiler çalışıyor, memurlar bayram yapıyor” cümlesi. Her iki ifade de ilk bakışta masum görünür; fakat aslında Türkiye’de emek meselesinin ne kadar yanlış anlaşıldığını ele veren iki büyük zihinsel arızaya işaret eder.
Öncelikle 1 Mayıs, sıradan bir resmî tatil değildir. Daha doğrusu yalnızca bir tatil günü olarak görülmesi, onun tarihsel anlamına yapılabilecek en büyük haksızlıktır. 1 Mayıs’ın doğuşu, takvimlere devletlerin lütfuyla değil, ağır çalışma koşullarına karşı can pahasına yürütülen sınıf mücadelesiyle olmuştur. On dokuzuncu yüzyılın sanayi kapitalizmi işçilere günde on iki, on dört, hatta on altı saate varan insanlık dışı çalışma koşulları dayatırken işçi sınıfı sekiz saatlik işgünü için ayağa kalkmıştı. 8+8+8 formülünde işçiler, günü çalışmak, dinlenmek ve insanca yaşamak için üçe bölmeyi talep ettiler. Bu talep 1 Mayıs 1886’da Amerika’da yüzbinlerce işçinin greve çıkmasıyla kitlesel bir isyana dönüştü. Mücadelenin merkezi Chicago’ydu. Grevlerin üçüncü ve dördüncü gününde polisin işçilere ateş açması ve Haymarket Meydanı’ndaki kanlı müdahale sonucu çok sayıda işçi ve polis öldü; işçi önderleri tutuklandı ve dördü idam edildi. Böylece 1 Mayıs, yalnızca çalışma saatinin azaltılması talebinin değil, emek uğruna verilen canların sembolü haline geldi. Bu olayların ardından 1889 yılında Paris’te toplanan İkinci Enternasyonal, Haymarket acısının anısına 1 Mayıs’ın bütün dünyada işçilerin birlik, mücadele ve dayanışma günü olarak anılmasını kararlaştırdı. İlk uluslararası 1 Mayıs gösterileri 1890’da yapıldı. Bu nedenle 1 Mayıs yalnızca bir kutlama değil; emek uğruna ölenlerin hatırlandığı, çalışanların ortak kaderinin ve ortak direncinin yeniden ilan edildiği tarihsel bir hafıza günüdür.
Ne var ki kapitalist sistemin en mahir olduğu işlerden biri, kendisine yönelen tehditleri zamanla törenselleştirip zararsız hale getirmektir. Anneliğin görünmeyen emeğini, kadının ev içi yükünü ve yıllarca süren fedakârlığını unutturup Anneler Günü’nü çiçek ve hediyeye indirgeyen tüketim kültürü, kadın işçilerin yanarak can verdiği mücadele gününü 8 Mart’ta kadınlara karanfil uzatılan romantik bir güne dönüştürüyorsa; 1 Mayıs da benzer biçimde sınıf mücadelesinin kanlı hafızasından koparılarak “işçi bayramı” adı altında evcilleştirilmiştir. Burada “bayram” kelimesi başlı başına aldatıcıdır. Bayram huzurun, tamamlanmış bir mutluluğun ve elde edilmiş güvenliğin ifadesidir. Oysa 1 Mayıs hâlâ tamamlanmamış bir hesabın, sürmekte olan bir eşitsizliğin ve devam eden bir kavganın adıdır.
Bu nedenle “1 Mayıs kutlu olsun” derken neyi kutladığımızı sormak gerekir. İşçi haklarının bütünüyle güvence altına alındığı, emeğin sömürülmediği, sendikal örgütlenmenin özgür olduğu, insanların insanca ücretlerle yaşadığı bir ülkede bu cümle anlamlı olabilir. Fakat milyonlarca insanın hâlâ sigortasız çalıştırıldığı, asgari ücretin bile türlü hilelerle gasp edildiği, işten atılma korkusunun günlük hayatın parçası olduğu bir yerde “kutlu olsun” ifadesi çoğu zaman bir teselli cümlesine dönüşmektedir. Bir anlamda yarası kapanmamış bir topluma bayram süsü verilmekte, emekçiye gerçek sorunları unutturacak sembolik bir gün sunulmaktadır.
Türkiye’de 1 Mayıs’a ilişkin ikinci büyük klişe ise daha çok sosyal medyada ve gündelik sohbetlerde dile getirilen serzeniş “Asıl işçiler fabrikada çalışıyor, meydanlarda memurlar bayram yapıyor” şeklindedir. İlk bakışta bu cümlede haklılık payı varmış gibi görünür. Gerçekten de her yıl 1 Mayıs alanlarına bakıldığında özel sektörde çalışan mavi yakalı işçilerden ziyade öğretmenlerin, akademisyenlerin, belediye çalışanlarının, çeşitli kamu emekçilerinin ve öğrencilerin daha görünür olduğu söylenebilir. Buradan yapılan hata meseleyi “memurlar bayram yapıyor” sığlığına indirgemektir. Burada sorgulanması gereken şey memurun neden meydanda olduğu değil, asıl olarak işçinin neden meydanda olamadığıdır. Oysa mesele memurun 1 Mayıs’a sahip çıkması değil; milyonlarca işçinin çalışma düzeni, korku rejimi ve bilinç eksikliği nedeniyle bu güne sahip çıkamayacak kadar parçalanmış olmasıdır.
Peki işçi kimdir? Türkiye’de bu soruya verilen cevaplar yeterince tatmin edici değildir. Çoğu insan işçi denildiğinde aklına yalnızca fabrikada çalışan, eli yağ içinde, bedenen yorulan mavi yakalı insanı getirir. Oysa emek meselesi hukuki statülerden ya da kıyafet renklerinin ötesindedir. İnsanların çalışmak zorunda oluşu, emeğini satarak yaşamını sürdürüyor oluşu asıl belirleyici ölçüt olmalıdır. Bir insanın işvereni devlet olabilir, özel şirket olabilir, kişinin kendi küçük dükkânı olabilir; masa başında çalışabilir ya da inşaatta ter dökebilir; zihinsel emek harcayabilir ya da kas gücü kullanabilir. Eğer o kişi çalışmadığında hayatını sürdüremeyecekse, bir süre sonra geçim sıkıntısına düşecekse, yani yaşamını emek karşılığı aldığı gelirle devam ettiriyorsa, o kişi emekçi sınıfının içindedir.
Dolayısıyla öğretmen de emekçidir, akademisyen de emekçidir, muhasebeci de emekçidir, küçük esnaf da emekçidir, zanaatkâr da emekçidir, köylü de emekçidir. Zira bunların hiçbiri çalışmadan hayatını sürdürecek bir variyete sahip değildir. Çalışmadan yaşayabilenler başka bir sınıfın mensubudur; çalışmak zorunda olanlar ise farklı görünümler altında aynı kaderin, aynı toplumsal sınıfın insanlarıdır. Türkiye’de en büyük yanılsamalarından biri, bu ortak kaderi görünmez hale getiren yapay ayrımları gerçek sanmaktır. İşte 1 Mayıs tartışmasının yarı şaka yarı ciddi düğümü buradadır.
Emekçi ve Türkiye’de birbirine yabancılaştırılan emekçiler
Türkiye’de emekçi kavramı son derece dar ve yanıltıcı biçimde kullanılmaktadır. Çoğu insan için işçi-emekçi; fabrikada çalışan, inşaatta ter döken, sanayi üretiminde kol gücü kullanan kişidir. Buna karşılık masa başında oturan, bilgisayar kullanan, ders anlatan, evrak imzalayan, dükkân işleten veya devlet kadrosunda bulunan insanlar çoğu zaman bu kategorinin dışında düşünülür. Bu bakış açısı sınıf gerçeğini görememekten kaynaklanır.
Bir insanın işçi veya emekçi olup olmadığını belirleyen şey, ellerinin nasırlı olup olmaması değildir; yaşamını sürdürebilmek için emeğini satmak zorunda olup olmamasıdır. Eğer kişi çalışmayı bıraktığında birkaç ay içinde ekonomik olarak çökecekse, kira ödeyemeyecekse, mutfak masrafını çıkaramayacaksa, çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamayacaksa, kısaca hayatını idame ettiremeyecekse, onun hangi statüde çalıştığının önemi yoktur. Geliri devletten, özel şirketten veya müşteriden geliyor olabilir; sonuç değişmez. O kişi emeğiyle yaşayan insandır.
Bu yüzden Türkiye’de sık sık dile getirilen “memur işçi değildir” cümlesi hukuken doğru ancak sosyolojik ve siyasal olarak eksik ve yanıltıcıdır. Memurun hukuki rejimi farklıdır. Fransız idarî sisteminden alınan statü hukuku anlayışı, kamu görevlilerini sıradan sözleşmeli çalışanlardan ayırmış; onlara görece daha yüksek iş güvencesi, düzenli maaş, emeklilik devamlılığı ve kolay işten çıkarılamama imkânı sağlamıştır. İşte tam da bu yüzden memuriyet Türkiye’de yıllarca “devlete kapağı atmak” diye tarif edilmiştir. Ancak bu güvence memuru emekçi olmaktan çıkarmaz. Memur da ayın on beşinde maaşını bekler. Memur da çalışmadığında geçinemeyeceğini bilir. Memur da emek karşılığı gelir elde eder. Aradaki fark, emekçi olup olmamasında değil; emeğinin korunma düzeyindedir. Yani memur başka bir sınıfa ait değildir, yalnızca emekçi sınıfın görece daha korunaklı bir katmanındadır. Türkiye’de yapılan büyük hata, bu korunaklılığı sınıf farklılığı sanmaktır.
Aynı yanlış beden işçisi ile fikir işçisi ayrımında da karşımıza çıkar. Toplumda gerçek emek denildiğinde akla yalnız kas gücüyle yapılan işler gelir. Sanki zihinsel yorgunluk, dikkat yükü, sürekli karar verme, planlama, hesaplama vs emek sayılmazmış gibi bir yaklaşım vardır. Oysa bütün gün ders anlatan bir öğretmenin zihinsel tükenmişliği, saatlerce hesap kapan muhasebecinin yorgunluğu, gece boyunca dosya inceleyen hakimin zihinsel yükü, bilgisayar başında tasarım yapan grafikçinin dikkat yıpranması bedensel emekten daha az gerçek değildir. Emek sadece kol kasının hareketi değildir; insanın zihinsel enerjisinin, dikkatinin, yaratıcılığının ve zamanının da tüketilmesidir.
Bu noktada beyaz yaka ile mavi yaka ayrımı da kapitalizmin en başarılı bölme tekniklerinden biridir. Mavi yakalı üretim alanında, makine başında, sahada, ter içinde çalıştığı için işçi olduğu kabul edilir; fakat beyaz yakalı ofiste oturduğu, takım elbise giydiği, bilgisayar kullandığı ve nispeten daha temiz bir ortamda bulunduğu için kendisini işçi sınıfının dışında hissetmeye başlar. Oysa patronun ofisinde klimanın altında çalışmak, insanı patron ya da patronun dostu yapmaz. Daha iyi sandalyede oturmak sınıf atlatmaz. Beyaz yakalı da maaşlıdır, emir alır, performans baskısı altındadır, işten çıkarılabilir ve patronun kârı için çalışır. İşte kapitalizm beyaz yakalıya küçük ayrıcalıklar vererek onu mavi yakadan uzaklaştırır. Daha iyi maaş, daha temiz ofis, kurumsal unvan, patronla aynı toplantıya girme imkânı, onu emekçi sınıfın içinden çekip patrona duygusal olarak yaklaştırır. Böylece beyaz yakalı çoğu zaman patronun küçük ortağıymış gibi davranır; sınıf çıkarı aşağıda olmasına rağmen aidiyeti yukarıda kurulur. İşte bu nedenle beyaz yaka ile mavi yaka arasındaki duvar, yalnız ekonomik değil ideolojik bir duvardır. Aynı işyerinde çalışan iki insanın birbirini aynı kaderin mensubu olarak görmemesi, sınıf bilincinin daha doğmadan parçalanmasıdır.
Benzer bir yanılsama küçük esnaf ve zanaatkâr konusunda da yaşanır. Türkiye’de dükkânı olan, atölyesi olan, kendi işini yapan herkes kolayca “işveren” kategorisinde sayılır. Oysa sabah kepenk açıp akşam kapatan bakkalın, bütün gün ayakkabı tamir eden ustanın, müşteriye yetişmeye çalışan marangozun, tarlasını ekip biçen çiftçinin hayatı da emek üzerine kuruludur. Kendi işinin sahibi olmak otomatik olarak sermayedar olmak değildir. Hatta çoğu zaman küçük esnaf kendi işinin patronundan çok kendi işinin en ağır işçisidir.
Demek ki emekçiyi belirleyen şey bordro türü, yaka rengi veya dükkânın tapusu değildir. Asıl soru şudur: Çalışmayı bıraktığında yaşayabilecek misin? Eğer cevabın hayırsa, sen de emekçisin. Türkiye’de milyonlarca insanın ortak kaderi tam da burada kesişmektedir; fakat bu ortaklık yapay duvarlar örülerek görünmez kılınmaktadır.
Memur işçiden ayrılır.
Beyaz yaka mavi yakadan ayrılır.
Fikir işçisi beden işçisinden ayrılır.
Küçük esnaf ücretliden ayrılır.
Kamu çalışanı özel sektör çalışanından ayrılır.
Böylece aynı sınıfın insanlar birbirlerine yabancı hale gelir. Herkes kendisini bir diğerinden farklı sanır, hatta çoğu zaman biri kendini diğerinden üstün görür. Sonuçta patron karşısında birleşmesi gereken büyük emek kitlesi kendi içinde onlarca parçaya ayrılmış olur.
Türkiye’de 1 Mayıs’ın sönükleşmesinin ana sebebi, emekçilerin ortak bir “biz” duygusuna sahip olamamasıdır. Sorun memurların meydanlara çıkması değil, memurun, işçinin, beyaz yakalının, esnafın ve öğrencinin aynı tarafta olduğunu henüz yeterince fark edememesidir. Bununla birlikte işçinin meydanlarda görünmemesinin çok daha yakıcı bir sebebi, işçilerin hâlâ en temel haklardan bile mahrum bırakıldığı bir korku düzeni içinde yaşıyor olmasıdır.
Türkiye’de işçinin çıplak gerçeği — güvencesizlik, korku ve sendikasızlaştırma
Türkiye’de işçinin 1 Mayıs alanlarında yeterince görünmemesini yalnız bilinç eksikliğiyle açıklamak kolaycılıktır. Ortada bundan çok daha yakıcı bir gerçek vardır, o da Türkiye’de işçi sınıfının önemli bir bölümünün hâlâ en temel çalışma güvencelerine bile sahip olamamasıdır. Cumhuriyetin ikinci yüzyılına girilmiş olmasına rağmen milyonlarca insan için sigorta, insanca ücret, kıdem hakkı, düzenli izin, fazla mesai karşılığı, sendikal koruma gibi konular hâlâ kağıt üzerindeki vaatlerden ibarettir.
Bugün hâlâ sigortasız işçi çalıştırılmaktadır. Bugün hâlâ eksik sigorta primi yatırılmaktadır. Bugün hâlâ asgari ücretin altında fiilî çalışma yaptırılmaktadır. Hatta işin daha vahim tarafı, asgari ücretin bankaya tam yatırılıp sonra işçiden bir kısmının elden geri istenmesi gibi herkesin bildiği ama herkesin susarak normalleştirdiği kirli bir düzen işlemektedir. Kağıt üzerinde her şey hukuka uygun görünür; banka dekontu vardır, bordro vardır, SGK kaydı vardır. Fakat işçi işten çıkarılma korkusuyla aldığı paranın bir bölümünü patrona geri verir. Bunu sadece bir muhasebe hilesi olarak görmek, olayı hafife almaktır. Bu iş düpedüz tehditle para almaktır. Mafya bunu silahla yapar, işveren ise işsiz bırakma tehdidiyle yapar. Araç farklıdır ama öz aynıdır. Kişinin rızası dışında, ekonomik baskı altında malvarlığına el uzatılmaktadır. Ceza hukukunun en ağır suç tiplerinden biri olan yağmanın (gasp) unsurları oluşmaktadır. Keşke bunu uygulayan bir işverene karşı “yağma” suçundan suç duyurusunda bulunulsa, bizler de bağımsız yargının ne karar vereceğini izleyebilsek.
İş güvencesi meselesi de bundan çok farklı değildir. Kanunlar işçiye belli ölçüde koruma sağlıyor görünse de fiiliyatta çoğu zaman patronun tek cümlesine bakmaktadır: “Yarın gelme.” Bu cümlenin işçi açısından anlamı sadece işini kaybetmek değildir; aynı anda ev kirasını, mutfak masrafını, çocukların okulunu, elektrik-bu-doğalgaz faturasını, kredi borcunu kaybetmektir. İşte bu yüzden birçok işçi hukuken sahip olduğu hakları fiilen kullanamaz. Mahkemeye gitmek yıllar sürer, dava masrafı ister, sabır ister, bu süreçte aç kalma riskini almak gerekir. Günlük geçim derdindeki işçi için yargısal süreçler yoluyla hak aramak çoğu zaman ulaşılması güç bir lükstür.
Kıdem tazminatı konusunda yıllardır uygulanan oyunlar da bu güvencesizliğin başka bir yüzüdür. Pek çok işveren, işçinin bir yıllık kıdem süresi dolmadan onu işten çıkarır, sonra yeniden işe alır, böylece kıdem birikimi sıfırlanır. Kağıt üzerinde yeni bir sözleşme yapılmış görünür; gerçekte ise işçinin geleceğe dönük güvence hakkı sistematik biçimde gasp edilir. İşçi hem bugünkü ücrette hem yarınki tazminatta patrona bağımlı hale getirilir.
Bütün bunlar dikkate alındığında “Türkiye’de işçiler neden 1 Mayıs’ta alanlara çıkmıyor?” sorusu fazlasıyla teorik kalmaktadır. İşçi için öncelikli mesele çoğu zaman mücadele etmek değil, ertesi gün işten çıkarılmadan ayakta kalmaktır. Bir kaç günlük yevmiye kaybı bile aile bütçesini sarsabilir. İşçinin zihninde sendikal sloganlardan önce mutfak hesabı vardır. Bu yüzden 1 Mayıs onun için çoğu zaman hak arama gününden ziyade işini kaybetmeme hesabı yapılan bir güne dönüşür.
İşverenler de bunu gayet iyi bilir. Bu nedenle birçok işveren 1 Mayıs’ta işçilerin alanlara gitmesini istemez; onun yerine fazla mesai, çift mesai, ek ücret gibi seçeneklerle işçiyi fabrikanın veya işyerinin duvarları içinde tutmayı tercih eder. Patron açısından asıl tehlike o gün üretimin birkaç saat aksaması değildir. Asıl tehlike, işçinin başka işçilerle karşılaşmasıdır. Meydana çıkan işçi başka sektörlerden insanları görür, kendi yalnızlığının ortak bir kader olduğunu fark eder, sendikaları tanır, taleplerin benzerliğini hisseder, örgütlenmenin mümkün olduğunu düşünmeye başlar. Yani alanlar bilinç üretir. Patronun korktuğu tam da budur.
Bu nedenle 1 Mayıs’ta verilen çift mesai ücreti ekonomik bir jest değil, siyasal bir izolasyon aracıdır. İşçi biraz daha para kazandığını sanırken aslında diğer emekçilerle yan yana gelme, ortak dertlerini duyma ve yalnız olmadığını anlama ihtimalinden uzak tutulur. Fabrikanın kapalı kapıları içinde çalışan işçi, bir gün daha kendisini bireysel kaderine mahkûm hisseder.
Sendikalaşma meselesi de bu korku düzeninin en önemli halkalarından biridir. Türkiye’de teorik olarak sendika kurmak ve sendikaya üye olmak anayasal bir haktır. Fakat pratikte sendikalaşma hâlâ patron için alarm zili demektir. İşçiler örgütlenmeye başladığında birçok işyerinde ilk refleks ya işten çıkarma ya da sendikadan istifaya zorlamaktır. Nitekim patron tek tek pazarlık eden, yalnız ve dağınık işçiyi sever; toplu hareket eden işçi daha fazla maliyet, itiraz ve denetim demektir.
Bunun karşısında sistem bir başka yol daha üretmiştir: uysal sendikalar. Kâğıt üzerinde sendika vardır, üye sayısı vardır, toplantılar vardır; fakat sınıf mücadelesi yoktur. İşverenle çatışmayan, hükümet politikalarını zorlamayan, grev kültürünü büyütmeyen, işçiyi sokağa değil salona çağıran bu örgütlenmeler emek hareketini güçlendirmekten çok ehlileştirir. Bu yüzden iktidara ideolojik olarak yakın sendikaların üye sayısının artması her zaman işçinin lehine bir güçlenme anlamına gelmez; bazen tam tersine kontrol altında tutulmuş bir emek kitlesi anlamına gelir.
Üstelik Türkiye’de sömürü yalnız yerli işçiyle sınırlı değildir. Göçmenler, yabancılar, kayıt dışı çalışan mülteciler çok daha ağır koşullarda istihdam edilir. Düşük ücret, sigortasızlık, pasaporta el koyma, sınır dışı edilme korkusu, polise ihbar tehdidi… Patron için bu insanlar neredeyse itiraz etme imkânı kalmamış ucuz emek rezervidir.
Bugün meydanlarda görünmeyen işçiyi sadece ilgisizlikle suçlamak kolaydır. O işçi çoğu zaman sigortasından endişelidir, maaşından endişelidir, çocuğunun masrafından endişelidir, patronun suratından endişelidir. 1 Mayıs onun için şiirsel bir dayanışma çağrısından önce günlük hayatta kalma problemidir. Mesele bununla da sınırlı değildir, Nitekim yalnızca gündelik korku yetmez; bu korkunun kalıcı hale gelmesi için insanların zihninde örgütlenmenin, sınıf olmanın ve hak aramanın kötü bir şey olduğuna dair uzun bir tarihsel propaganda gerekir.
Türkiye’de sınıf bilincinin bastırılması
Türkiye’de emek sömürüsünün bu kadar açık olmasına rağmen işçi sınıfının neden kitlesel bir sınıf refleksi gösteremediğini anlamak için yalnız bugünkü çalışma koşullarına bakmak yetmez. Mesele tarihsel olarak nasıl bir toplum inşa edildiğiyle ilgilidir. Türkiye’de işçi sadece ekonomik olarak güvencesiz bırakılmamış, aynı zamanda zihinsel olarak da sınıf fikrinden uzak tutulmuştur.
Cumhuriyetin ilk yıllarında komünizmle mesafeli bir devlet anlayışı zaten mevcuttu; ancak bu mesafe özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında ve Soğuk Savaş’ın başlamasıyla sistematik bir devlet politikasına dönüşmüştür. Türkiye Batı blokunun ileri karakollarından biri haline gelirken komünizmle mücadele yalnız dış politika tercihi değil, iç toplum mühendisliğinin de merkezine yerleştirilmiştir. Sol düşünce, sınıf siyaseti, işçi örgütlenmesi ve sendikacılık, yalnız bir fikir akımı olarak değil, “milli güvenliği tehdit eden bir sapma” gibi sunulmuş; emek savunusu ile devlet düşmanlığı arasında bilinçli bir bağ kurulmuştur.
Bu politikanın etkisi yalnız devlet kurumlarıyla sınırlı kalmamış, sağ partiler, muhafazakâr çevreler, milliyetçi örgütlenmeler, dini cemaatler ve Soğuk Savaş psikolojisi içinde yetişen kuşaklar yıllarca aynı mesajı tekrar etmiştir. Grev çıkaran huzuru bozar. Sendika isteyen anarşiye kapı aralar. Solcular vatanı karıştırır. Komünistler dinsizdir. Hakkını yüksek sesle istemek, devlete kafa tutmaktır. Böyle bir iklimde işçinin ekonomik talebi ideolojik korku ile kuşatılarak, bastırılır. Türkiye’de sınıf bilincinin önündeki ilk büyük duvar budur. İnsanlar patron tarafından sömürüldüğünü fark etse bile bunun adını “sınıf meselesi” olarak koymaya çekinir. Yıllarca kendisine sınıf siyasetinin bölücülük, komünistlik, devlete karşı çıkmak veya Allahsızlık olduğu öğretilmiştir. Hakkını aramak ile sakıncalı vatandaş olmak arasında psikolojik bir bağ kurulmuştur.
1950’lerden itibaren hızlanan sanayileşme ve büyük kentlere göç de bu durumu değiştirmemiştir. Kırsaldan şehrin dış çeperlerine gelen işçiler fabrikalarda aynı bantta çalışsalar da mahalle hayatında sınıf üzerinden değil başka kimlikler üzerinden birbirlerine tutunmuşlardır. Hemşerilik ağları, cemaat bağları, mahalle muhafazakârlığı gibi. Sınıf ortaklığı yerine kimlik ortaklığı öne geçmiştir. Bu yüzden Türkiye’de işçi çoğu zaman kendisini önce işçi olarak değil, önce Müslüman, muhafazakâr, milliyetçi veya hemşeri veya bir cemaatin mensubu olarak görmüştür. Patronla arasındaki ekonomik mesafe ikinci plana itilirken, yan bantta çalışan işçiyle arasındaki kültürel benzerlik veya farklılık daha belirleyici hale gelmiş ve öylece aynı sömürü düzeninin insanları ortak bir “biz” duygusuna ulaşamamıştır.
Elbette bu Türkiye’nin hiçbir zaman bütünüyle örgütsüz bir ucuz emek ülkesi olduğu anlamına gelmez. Özellikle 1961 Anayasası’nın açtığı görece özgürlük alanı, sendikalaşma, grev hakkı, toplu sözleşme ve siyasal temsil imkanları bakımından işçi hareketine ciddi bir zemin sunmuştur. 1960’ların sonu ve 1970’lerde Türkiye’de çok güçlü sendikal damarlar oluşmuş; meydanlara çıkan, hak arayan, grev yapan, sınıf bilincini taşıyan ciddi bir işçi kitlesi oluşmuştur. Sendikaların bir araya gelerek kurduğu Türkiye İşçi Partisi’nin Meclis’e girmesi de bu yükselişin sembollerinden biriydi. Yani Türkiye aslında bir dönem sınıf fikrine çok sahip çıkmıştır. Ancak egemen düzen buna daha fazla tahammül edememiştir. Solun güçlenmesi, işçi taleplerinin siyasallaşması, grev kültürünün büyümesi, meydanların dolması devlet ve sermaye açısından kontrol edilmesi gereken bir risk olarak görülmüştür. Seçim sisteminin değiştirilmesiyle TİP’in önü kesilmiş; sol sürekli kriminalize edilerek, sokak çatışmaları üzerinden toplumsal korku büyütülmüştür. İşçi hareketinin meşru talepleri çoğu zaman kaosla özdeşleştirilmiştir. Türkiye’de işçi sınıfı kendiliğinden zayıflamamış, sistematik olarak zayıflatılmıştır.
En büyük kırılma noktası elbette 12 Eylül darbesidir. 12 Eylül yalnız siyasi partileri kapatan bir askerî müdahale değil; örgütlü toplum fikrini dağıtmayı amaçlayan büyük bir toplumsal mühendislik idi. Sendikalar baskı altına alındı, grev kültürü budandı, kamu görevlilerinin örgütlenme imkanları yasaklandı, sokak siyaseti korkulacak bir alan haline getirildi. Aynı dönemde 24 Ocak kararlarıyla neoliberal ekonomi modeli devreye sokulmuş ve bugün bütün şiddetiyle bu politikalar devam etmektedir. Kısaca piyasa serbestleşecek, sermaye hareketlenecek, özelleştirmeler artacak ve buna karşı koyabilecek örgütlü emek gücü zayıflatılacaktı.
12 Eylül sonrası yetişen kuşaklara verilen mesaj açıktır. Sessiz ol, çalış, başını eğ, siyasetten uzak dur, slogan atanlardan uzak dur, devlete karşı görünme, ekmeğini kaybetme. “Etliye sütlüye karışma!” Böylece işçinin zihninde protesto hakkı ile “devlet düşmanlığı”, sendika ile “örgütçülük”, meydan ile “anarşi” arasında kalıcı bağlar kurulmuştur. Bugün birçok işçinin 1 Mayıs alanlarını “komünist işi” ya da “devlete karşı çıkılan yer” gibi görmesinin arkasında işte bu uzun tarihsel hafıza vardır. Bu nedenle Türkiye’de işçi sınıfının önemli bir kısmı fazla mesaiyi alanlara çıkmaya tercih ederken yalnız ekonomik hesap yapmıyor; aynı zamanda bilinçaltında yıllarca yerleştirilmiş bir korku repertuarıyla hareket ediyor. Ona slogan atmak yabancı geliyor, pankart taşımak huzursuzluk hissettiriyor, sendika tehlikeli geliyor. Hatta bazıları için 1 Mayıs meydanı hâlâ “sakıncalı insanların toplandığı yer” gibi algılanıyor.
Burada acı olan işçilerin kendi çıkarını savunacak araçlardan, bu araçların yıllarca kötülenmiş etiketleri yüzünden uzak durmaktadır. Grev onun lehinedir ama grevciyi sevmemektedir. Sendika onun hakkıdır ama sendikacıyı güvenilmez bulmaktadır. Protesto onun sesidir ama sloganı aşırılık sanmaktadır. Bu durum, ekonomik sömürünün ideolojik başarıyla tamamlanmış halidir.
Devlet illüzyonu, öğrenciler, polisler ve yanlış anlaşılan 1 Mayıs
Türkiye’de yalnız işçiler değil; emekçi olmasına rağmen kendisini devletin veya patronun tarafında sanan başka büyük kitleler de vardır. 1 Mayıs tartışmasının en ironik yönü burada ortaya çıkar. Meydanda öğrenci vardır, öğretmen vardır, memur vardır, kamu çalışanları vardır. Bunların karşısında barikat kuran polis vardır. Bu görüntü çoğu insanın zihninde basit bir ayrım yaratır; bir tarafta göstericiler, öte tarafta devlet. Oysa polisler de aynı toplumsal sınıftadır, aynı toplumsal sınıfa ait ailelerden gelmektedir.
1 Mayıs’ta sokağa çıkan öğrencilerin ezici çoğunluğu patron çocukları değildir. Büyük sanayi sermayesinin, armatörlerin, holding sahiplerinin çocukları zaten o meydanlarda görünmez; onların niçin 1 Mayıs diye bir dertleri olsun ki? Meydana çıkan öğrenciler, yoksul ailelerin büyük fedakârlıklarla okuttuğu çocuklardır. Bugün üniversite sıralarında oturan bu gençlerin önemli bir kısmı yarın mühendis, öğretmen, hekim, teknisyen, avukat, memur, uzman veya beyaz yakalı çalışan olarak birilerinin emrinde maaşla çalışacaktır. Yani onlar aslında geleceğin emekçileridir. Belki de pek çoğu bugün okumak için yarı zamanlı çalışmak zorunda olanlardır. Bugünden meydanda bulunmaları, henüz adı konulmamış bir sınıf kaderine sezgisel yakınlıktır.
Benzer biçimde meydanlarda bulunan öğretmen, akademisyen veya diğer kamu görevlileri için “bunlar işçi değil ki” demek son derece yüzeysel bir yaklaşımdır. Devletin bordrosunda olmak insanı sermayedar yapmaz. Devlet maaş verir -ekmek vermez- harcanan emeğin karşılığını öder. Buna rağmen Türkiye’de memurlara “Sen devletin ekmeğini yiyorsun” denir. Bu ifade başlı başına ideolojik bir manipülasyondur. Burada maaş, bir hak edilmiş ücret olmaktan çıkarılıp devlete minnet borcu doğuran bir lütuf gibi sunulur. Oysa memur devletin ekmeğini yemez; memur çalışmasının karşılığını alır. Bir öğretmen derse girer, bir doktor nöbet tutar, bir mühendis proje çizer, bir akademisyen ders verir, bir memur bürokratik işlem yürütür ve bunların her biri harcanan emek karşılığında ücret alır. Dolayısıyla memurun hak talep etmesi nankörlük değil, emekçinin kendi payını istemesidir.
Bununla birlikte devlet memurluğu Türkiye’de sadece memurun kendi zihninde değil, toplumun genelinde de bir üstün aidiyet yanılsamasıdır. Sanki devlet kadrosunda olmak devlete ortak olmakmış gibi bir psikoloji üretilir. Bu yanılsamanın en belirgin örneği polislerde görülür. 1 Mayıs’ta işçilere, öğrencilere, öğretmenlere karşı barikat kuran polislerin büyük çoğunluğu da yoksul aile çocuklarıdır. Çoğu Anadolu’nun dar gelirli evlerinden gelmiş, maaş karşılığı çalışan, emir-komuta zinciri içinde hareket eden kamu personelidir. Yani onlar da ücretli emekçidir. Fakat üniforma ve devlet otoritesi, onlara kendilerini emekçi değil devletin bizzat sahibiymiş gibi hissettiren güçlü bir illüzyon verir. Barikatın arkasında dururken kendi sınıf kardeşine değil, “düzene tehdit oluşturan kalabalığa” baktığını sanır. Oysa gerçekte baktığı insanlar kendisiyle aynı ekonomik kırılganlığın mensuplarıdır.
İşte Türkiye’de emek bilincinin en trajik kırılması budur. Aynı yoksulluğun çocuklarının birbirlerini karşı cephede sanmaktadır. Öğrenci gelecekte ücretli çalışacak bir emekçi adayıdır; polis bugün ücretli çalışan bir kamu emekçisidir; öğretmen zaten maaşlı emekçidir; fabrika işçisi güvencesiz emekçidir; küçük esnaf kendi dükkânının işçisidir. Fakat hepsi farklı statülerin, farklı üniformaların, farklı ideolojik kimliklerin arkasına gizlendiği için ortak kaderlerini görmekte zorlanan, “kayıp sınıf”ın mensubudurlar.
Bu yüzden toplumda sıkça kurulan “işçiler çalışıyor, memurlar bayram yapıyor” cümlesi ilk bakışta haklı bir serzeniş gibi görünse de meselenin özünü ıskalar. Evet, meydanlarda kamu çalışanlarının daha görünür olduğu doğrudur. Evet, birçok özel sektör işçisi o gün mesaiye kalmakta, hatta çifte ücret için çalışmayı tercih etmektedir. Evet, memurun iş güvencesi ve izin imkanları onu alana çıkmak bakımından daha avantajlı kılar. Fakat buradan çıkarılması gereken sonuç memurun orada olmaması gerektiği değildir. Asıl olarak işçinin orada olamamasının sorgulanması gerekir. Sorun, memurun slogan atması değil; fabrikadaki işçinin patron korkusuyla sessiz kalmasıdır. Sorun, öğretmenin alana çıkması değil; beyaz yakalının kendisini işçi saymamasıdır. Sorun, öğrencinin pankart taşıması değil; geleceğin emekçileri olduklarını henüz tam kavrayamamış milyonlarca gencin apolitik yetiştirilmesidir. Sorun, polisin görev yapması değil; kendi emeğini devlet kudreti sanarak karşısındaki emekçiye yabancılaşmasıdır.
Kısacası Türkiye’de 1 Mayıs’ın çarpıklığı, memurların bayram yapması değil; toplumun çok büyük bir kısmının emekçi olduğu halde kendisini birbirinden ayrı, hatta karşıt kümeler sanmasıdır. Oysa gerçek bundan ibaret değildir. Bizler çalışmadan yaşayamıyorsak, emeğimizi satarak ayakta kalıyorsak, ay sonunda ücret bekliyorsak, işten çıkarılma korkusu taşıyorsak, çocuklarımızın geçimi için mesai yapıyorsak aynı taraftayız. Devlet çalışanı olmak, beyaz yakalı olmak, küçük dükkân sahibi olmak, üniforma giymek, masa başında oturmak bu gerçeği değiştirmez.
1 Mayıs’ın asıl anlamı tam da buradadır. İnsanlara hangi statüde olursa olsun, hangi unvanı taşırsa taşısın, hangi kurumda çalışırsa çalışsın aynı çıplak hakikati hatırlatmak gerekir. Çalışmak zorunda olanların kaderi ortaktır.
Tüm emekçiler 1 Mayıs’ta mücadele için meydanlarda olsun, herkes bayram etsin! Her direniş kesin kazanç sağlamayabilir, ancak kazananlar direnenlerdir…