Maduro yalanları ve gerçekler

Venezuela’ya yönelik ABD haydutluğu ve emperyalist saldırganlık konusunda medya hatta muhalif medya da ne yazık ki iyi bir sınav veremedi. Yandaş ve egemen medyayı anlayabiliyoruz, onlardan bir gazetecilik ahlakı , tutarlılığı ve entelektüel yetkinlik beklemek anlamsız. Ancak, muhalefet alanındaki bağımsı ve sol medya bakımından durum farklı, bütün bu gazetecilik ilkelerini beklemek ve talep etmek hakkımızdır.

Başta ABD olmak üzere Batı medyası ve iktidarları Venezuela ve onun seçilmiş devlet başkanı Nicolas Maduro hakkında öyle büyük yalanlara dayalı bir propaganda yürüttü ki, muhalif sol siyasetçiler ve medya bile bunun etkisinde kaldı. En önemli dezenformasyon ve yalanlardan bazılarını maddeler halinde aşağıda gerçeklerle birlikte dökelim.

1- Maduro bir diktatördür, halkın desteği yok! Seçimlerde hile yaptı ve muhalefetin katılmasını yasakladı. Seçimleri Marica Machado kazanmıştı.

Birinci büyük yalan buydu. Öyle ki, ülkenin ABD tarafından işgal edilmesini savunan ve adı bir darbe girişimine karışan muhalefet lideri Machado’ya Nobel Barış ödülü bile verildi.

Oysa gerçek tam tersiydi. Venezuela’da muhalefetin seçimlere katılması hiçbir zaman yasaklanmadı. Örneğin devrim lideri olan Hugo Chavez katıldığı bütün seçimleri açık ara ile kazandı. Chavez için laf edemeyenler, Maduro’nun bu mirası batırdığını ve ülkeyi iflas ettirdiğini ileri sürerek, onun silah zoruyla iktidarı elinde tuttuğunu iddiaya devam ettiler.

Ancak, ABD haydutluğunu dünyaya duyurmak için 3 Ocak’ta bir basın toplantısı düzenleyen Donald Trump canlı yayın sırasında sorulan “İktidara Machado mu gelecek” şeklindeki soruya “hayır” diye yanıt verecek ve gerekçesini ise “Machado iyi biri, ama halkının desteği yok, ülkesinde pek sevilmiyor” diyecekti. Yani ABD başkanı, Maduro’nun seçimleri kazandığını itiraf edecek ya da ağzından kaçıracaktı. Bu olay üzerine Machado’nun balonu sönecek ya da unutulacak ve Venezuela’nın alt üst olduğu bir dönemde denklem dışı kalarak birden bire ortadan kaybolacaktı.

Muhalefetin seçimlere katılmadığı da yalandı. Son seçim olan 2024’te Maduro karşısında Machado’nun sağcı-liberal partisi bir aday çıkarmış ve kaybetmişti. Machado ise bu seçim yenilgisini rejimin insanları kandırdığına ve uyuşturucu kullanmanın etkisine bağlayacaktı. Machado ancak Nobel ödülünü Trump’a verebileceğini belirterek gündeme gelecek ve bir magazin soytarısına dönüşecekti. Yani, ABD Venezuela’nın seçilmiş ve meşru devlet başkanını bir mafya çetesi gibi kaçırmış ve rehin almıştı. Zaten Maduro da kendisinin “savaş esiri” olduğunu söyleyecek ve bu zorbalığa boyun eğmeyeceğini ortaya koyacaktı.

Venezuela’daki yüksek enflasyon, yoksulluk ve ekonomik krizin asıl nedeni ise ağır Amerikan ve Batı ambargosuydu. Maduro, Çin ve Rusya ile yaptığı bir dizi anlaşma ile bu ablukayı aşmaya başlamıştı. Özellikle Çin ile girilen ekonomik ilişkiler önemliydi. Halk da durumu biliyor, direniyor ve toplumun çoğunluğu Bolivarcı rejime destek veriyordu. Her nedense ABD haydutluğu da tam bu döneme denk gelmişti.

İşte bu önemli konuyu, yani demokratik kamuoyu, medya ve siyasetçilerin kafalarının karışmasına yol açan yalanın ortaya çıkması olayını, medya, özellikle de muhalif medya hakkını vererek işleyemedi.

2- Diğer önemli olay ise; ABD haydutluğunun, hiç kayıp verilmeyen, “kimsenin burnunun kanamadığı” bir operasyon gibi sunulmasına esaslı bir itirazın geliştirilememesidir. ABD ve Batı basını hiçbir Amerikan askeri ölmeyince bunu “kimsenin burnunun kanamadığı” başarılı bir operasyon, “Maduro tereyağından kıl çeker gibi yakalanıp getirildi” yalanıydı. (Burada “yakalandı” ifadesi önemli.)

Oysa gerçek çok farklıydı. ABD operasyon sırasında yaklaşık 100 kişiyi öldürmüştü. Adeta bir katliam yapmıştı. Küba, Maduro’nun koruma birliğinde göre yapan 32 subayın (rütbeli özel birlik mensubu) öldüğünü açıklayarak 2 günlük yas ilan etti. Böylece Küba’nın Maduro’nun korunmasında da gönüllü görev aldığı ortaya çıktı. Che’nin enternasyonal dayanışma geleneği sürüyordu. Bu önemli olay adeta atlandı.

ABD’nin Venezuela başkanlık konutunu adeta kan gölüne çeviren bu katliamı – ki cinayet olarak da tanımlamak gerekiyor – gerek dünya basınında gerekse Türkiye’de yeterince öne çıkarılmadı. Hatta üzerinde hiç durulmadı bile diyebiliriz. Bu kabul edilemez.

Sonuç olarak, demokrat ve sol siyasetçi ve aydınlar, ABD’nin uluslararası hukuku kaba ve vahşi şekilde çiğneyen emperyalist haydutluğunu kınarken, Maduro’ya destek konusunda aynı kararlılık ve yüksek profilli bir tutuma sahip değildi.

Emperyalist yalanların sanılandan daha etkili olduğu anlaşılıyordu. Dolayısıyla bu gibi olaylarda hep yapıldığı gibi bir ortalama alınmıştı. Oysa bu gibi konularda, yani açık, net, amasız ve fakatsız tavır almamız gereken gelişmeler karşısında alınacak en kötü tavır orta yolculuktur. Yani, “ABD’nin haydutluğunun karşısındayım, kınıyorum ama Maduro’yu da demokrasiyi askıya aldığı, seçimlerde baskı yaptığı için eleştiriyorum” şeklindeki ortalamacılık. Oysa küçük bir araştırma egemen medyaya ilişkin sağlıklı bir kuşkuculuk gerçeği anlamamızı sağlayacaktı.

Böyle kritik eşiklerde ortalamacılık entelektüel ve siyasi korkaklıktan başka bir şey değildir.