Merdan Yanardağ / Silivri Zindanı

Türkiye geçen yüzyıldan devredilen yașamsal bir tarihi, siyasal ve kültürel sorunla boğuşuyor. Toplum, yarım bıraktığı bir hesaplaşmayı tamamlamaya çalışıyor. Bu, gericilikle hesaplaşmadır. Louis de Saint Just’un da vurguladığı gibi; “Bir devrimi yarım bırakanlar kendi mezar kazıcılarını hazırlarlar.” Fransız Devrimi’nin fikir önderi Just çok haklıdır. Cumhuriyet, kendi mezarını kazacak düşmanlarının yolunu açtı. Devlet okullarında Cumhuriyet düşmanlarını, kendisini imha edecek kuşakları yetiştiren başka bir ülke yoktur. Türkiye Cumhuriyeti ve Türk Devrimi’nin dramı budur! Ülke artık bu yükle yoluna devam edemez’ ya söz konusu tarihsel hesaplaşmayı tamamlayarak gericiliği yenilgiye uğratacak ya da bir önceki çağın Cumhuriyet devrimi ile aştığı değerler dünyasına teslim olacaktır.

Şam Büyükelçiliği'nden Türk vatandaşlarına güvenlik uyarısı!
Şam Büyükelçiliği'nden Türk vatandaşlarına güvenlik uyarısı!
İçeriği Görüntüle

Büyük ve tarihsel – kültürel derinliği olan bir ülke konumundaki Türkiye’nin önündeki çatal budur. Hangi yola gireceğini ya da sapacağını bu toprakların ilerici, aydınlanmacı ve Cumhuriyetçi güçleri ile gerici, siyasal İslamcı, faşizan ve işbirlikçi kesimleri arasındaki mücadele belirleyecektir. Ülke ve toplumlar yeniden tayin edeceği tarihsel bir hesaplaşma kavşağına doğru akıyor. İnsanlar ve toplumsal çoğu kez ânı yaşar ama anlamı kaçırır. İçinden geçtiğimiz tarihsel dönemecin anlamı budur.

Bu ikilemin, toplumun yeniden geldiği yol ayrımının nedeni açık: İslamcı ve muhafazakârların iddialarının aksine, Türk ya da Cumhuriyet Devrimi dünyada siyasal şiddetin - emperyalizme karşı savaş bir yana bırakılırsa eğer – en az kullanıldığı tarihsel ve toplumsal dönüşümlerden biridir. İktidardan indirdiği sınıf ve güçlerin karşı devrimci potansiyelini yok etmek için siyasal şiddete başvurma yolunu ve devrimci yöntemi yarım bırakmıştır. Her devrimin, doğası gereği bir muhafazakâr kanadı da olur. Durum böyle olunca; devrimin muhafazakâr kanadı neredeyse yolun başı diyebileceğimiz bir tarihten, 1950’lerden itibaren Cumhuriyet’i ele geçirmiş, birkaç kısa ara dönem dışında, bir daha da geri vermemiştir. Gericilikle, dolayısıyla siyasallaşmış İslam’ı bir iktidar ve sermaye birikim aracı olarak kullanan sınıflarla hesaplaşmasını yarım bırakan Cumhuriyet, kendi evlatlarını harcayan, kendi solunu sürekli ezen bir siyaset izleyecektir. Bir donum ve kırılma noktası olan NATO üyeliğinden sonra başlatılan soğuk savaş döneminin anti – komünist histerisiyle birleşince, Türkiye’de aydınlanmacı, ilerici ve sol çevrelere yönelik saldırganlık ve baskı tam bir faciaya dönüşmüştür.

Güçsüz ve özgüvenden yoksun Türk burjuvazisi ve asker - sivil bürokrasinin sol korkusu, birikimsizliği ve kültürel sığlığının bir sonucu olarak, deyim uygunsa Cumhuriyet camii avlusunda terk edilmiştir. Türkiye emperyalizmin, soğuk savaş hesaplarına kurban edilmiş, harcanmıştır. Türk burjuvazisi ve asker – sivil bürokrasisi kendi devrimine ihanet etmiştir. Sonuçta bütün kurumsal dengelerini yitiren Cumhuriyet muhafazakâr kanadının da ellerinden kaymış ve siyasal İslamcıların kucağına düşmüştür. Şimdi onlar Cumhuriyet’in bir kabuk olarak dâhi sürmesini istemedikleri için boğazlamakla meşguller. Türkiye, bir İslamcı faşist diktatörlüğe doğru sürüklenmek istenmiyor ancak toplum ve ilerici güçler direniyor. Bugün yaşadığımız toplumsal, tarihsel ve siyasal gerilimin ve çatışmanın anlamı budur. Bu mücadele ve çatışmanın kilit kavramı laikliktir. Bu özgürlük ve haysiyet mücadelesidir.

LAİKLİK SINIFSALDIR

Marx, 1845’te “Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi” adlı makalesinde çok önemli ve kendi entellektüel serüveninin temelini ve anlamını da ortaya koyan bir saptama yapar.
Marx, “Almanya’da dinin eleştirisi tamamlanmıştır.” der ve “Dinin eleştirisinin tamamlanması bütün eleştirilerin başlangıcıdır.” diye devam eder.
Marx’ın bu saptaması çok kritiktir. Öncelikle dinin eleştirisi tamamlanmadan kapitalizmin gerçek bir eleştirisine geçilemeyeceğini vurgular. Kapitalizme karşı itirazın, ancak kilisenin toplum ve siyasal sistem üzerindeki hegemonyasının aşılmasıyla yükselebileceğine işaret eder.
Kuşkusuz burjuvazi kendi düzenini kurabilmek için feodalizmin ideolojik bir egemenlik aygıtı olarak kilisenin gücünü kırmak, akılcılık ve bilimin önünü açmak zorundaydı. Ancak hiçbir zaman kendi devrimini mantıksal ve kültürel sonuçlarına ulaştıramayacaktı. Dahası, bir kez egemen güç haline geldiğinde eski sınıflarla olmasa bile, ideolojiyle uzlaşacaktı. İktidardan indirilen eski sınıflarla uzlaşma örnekleri de az değildir.

Marx, 1845’te Almanya’da dinin eleştirisi tamamlanmıştır derken, laikliğin kurumsal olarak yerleştiğini ve kilisenin toplumsal ve siyasal yaşamdan bütünüyle çekilerek özel alanda kaldığını belirtmektedir. Değilse Almanların dinsiz olduğunu söylemez. Bu saçmadır. Kilise bu yanıyla Almanya’da halen güçlüdür. Bugün Almanya, Avrupa’da kilise vergisi alınan tek ülkedir.
1520’lerde Almanya’da yaşanan “Köylüler Savaşı” tarihten feodalizme ve kiliseye karşı gerçekleşen en büyük isyandır. Birkaç yıl süren iç savaşta yüz binlerce insan olmuş, köylüler ve reformcular yenilmiş ama kapitalizmin ideolojik yolunu açan protestanlığın da doğuşuna neden olmuştur. Martin Luther’in reform bildirisi, - ki Luther köylüleri yarı yolda bırakmasına ve Thomas Muntzer’in önderliğinde isyanın gerçekleşmesine ragmen bugünkü Batı’nın temellerini atan metinler arasına girmiştir.

Laiklik, aklın ve vicdanın özgürleşmesidir.
Akli ve vicdanı en çok özgürleşme ihtiyacı olanlar ise halktır, emekçilerdir.
Bugün ülkemizde İslamcı iktidar, işçi sınıfı ve emekçileri din istismarı üzerinden yıllardır kontrol ediyor. Öyle ki, yakın zamana kadar işçilerin ve yoksulların en çok oy verdiği partinin AKP olması şaşırtıcı değildir. Liberallerin ve soldaki kaba ekonomizmin bir sonucu olarak ideolojik ve kültürel mücadelenin ihmal edilmesi ve salt sendikal mücadele ile yetinilmesinin maliyeti ağır olmuştur. Din düşmanı sayılma korkusuyla ideolojik ve kültürel mücadelenin geri çekilmesi, bu siyasal aymazlık hala devam ediyor. Immanuel Kant, “ En onur kırıcı vesayetin dinsel vesayet” olduğunu bu nedenle belirtir. Bu vesayeti aşmanın yolu ideolojik mücadeleden geçiyor.

İSLAM DÜNYASININ ORTAÇAĞ’I

İslam dünyasının Orta Çağı devam ediyor. Avrupa merkezli tarih anlayışının ve sosyolojik yaklaşımın aksine; Orta Çağ Batı’da bitti diye dünyanın bütün uygarlık ve kültürel havzalarında da bitmiş olmuyor.
Bati, 14. yy’dan itibaren Rönesans’ı gerçekleştirip Orta Çağ’ını aşma yoluna girerken; Dogu -İslam dünyası kendi parlak dönemini, bir bakıma Antik Çağ’ını kapatıyor, koyu bir karanlık çağın, kendi Orta Çağ’ının kapılarını açıyordu. Akılcı Mutezile mezhebini bastırıyor, bilimci filozoflarını kâfir ilan ederek tasfiyeye yöneliyor, felsefeyi ve bilimi yasaklıyordu. Imam Gazali’nin teolojik çerçevesini oluşturduğu ve siyasallaştırdığı din anlayışı 12. – 13. yy’lardan itibaren Islam dünyasına hakim oluyordu. Ibn-i Rüşt’ün Endilüs’ten yönelttigi itiraz ne yazık ki başarılı olamayacak. Tıpkı İbn-i Sinâ ve Farabi gibi bütün eserleri yakılarak önce hapsedilecek, sonra da Marakeş’e sürgüne gönderilecektir. İbn-i Rüşt ve Gazali tartışması, insanlık tarihindeki en büyük ideolojik ve entellektüel kavgalardan biridir. Sonuçta İslam dünyasına inanç /tanrı merkezli bilgi anlayışı yeniden hakim olacak ve günümüze kadar gelecekti. İşte, Doğu – İslam dünyasında Orta Çağ’ı aşan tek ve en önemli tarihsel atılım Cumhuriyet devrimidir. Cumhuriyet, bu adı konulmamış bir dinde reform hareketi ve atılımıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin İslam alemindeki ve dünya tarihindeki anlamı da budur. Bugün, doğal zenginlikleri (doğalgaz – petrol vb. ) bulunmamasına karşın İslam dünyasının en gelişmiş ve sanayileşmiş tek ülkesi olmasının nedeni de budur.

İslam dünyasını ve bu dünyadaki zengin enerji yataklarını denetim ve sömürüsü altında tutmak isteyen emperyalist Batı, tam da bu nedenle Cumhuriyet Türkiye’sini kendi çıkarlarını tehdit eden bir model olarak görüldü. Samuel Huntington’ın “Uygarlıklar Çatışması “ adlı kitabında Kemalizmin artık terk edilmesi ya da aşılması gerektiğini yazarken söylemek istediği tam da budur. Emperyalizmin, aklı ve bilimi esas alan, aydınlanmacı ve modernleşmeci ulus devletlerin egemen olduğu bir İslam dünyasını, işbirlikçi iktidarlar olsa bile, yönetmesi çok zordur.

AYDINLANMA VE MODERNİTE BİTMİŞ PROJELER Mİ?

Bu nedenle tıpkı siyasal İslamcılar gibi emperyalizmin ideologları da ( Fuller gibi ) laiklik ile İslamın bağdaşmayacağını, laiklik ve demokrasinin Batı kültürüne ait olduğunu ileri sürüyorlar. Bize önerdikleri ise Batı ve emperyalizmi ile uyumlu bir ılımlı İslam projesinden ibaret. İşte AKP bu siyasetin bir ürünü olarak ABD tarafından projelendirildi ve iktidara taşındı. Oysa kendi Orta Çağ’ını aşamayan, reformunu yaşamamış bir siyasal İslam dünyasında ılımlı İslam da olamazdı. Ve bu nedenle aykırı bir model olan ve bir İslam ülkesinde laik düzen olabileceğini kanıtlayan Türkiye modelini ortadan kaldırmak gerekiyordu. AKP Batı’nın bu projesini gören ve ona tutunarak iktidara gelen İslamcıların örgütüdür, işbirlikçidir.

Türkiye’de İslamcı muhafazakâr oligarşinin din anlayışı bu topraklarda yabancıdır. Onlar kendi din anlayışlarını sürekli tekrarlayarak ve yukarıdan aşağıya dayatarak, genel kabule dönüştürmeye çalışıyor. AKP ve İslamcıların din anlayışı selefilik, ihvancılıktır. Anadolu ve Rumeli müslümanlığı ile, halk İslamı ile ilgisi yoktur.

Sonuç olarak; Türkiye’de laikliğin yeniden kazanılması ve Cumhuriyet’in kendi devrimci temellerinde yeniden inşâ edilmesi, sadece ülkemizin değil, bütün İslam dünyasının yolunu yüz yıl sonra yeniden aydınlatacaktır. Taliban ve HTŞ’nin iktidar olduğu bir dünyada aydınlanma ve modernite bitmiş projeler değildir.