Her alanda deyim uygunsa göğüs göğüse bir kavga yürüyor. Türkiye kelimenin tam anlamıyla yönünün yeniden belirleneceği tarihsel bir kavşağa doğru akıyor. Nereye evrileceğini bu mücadelenin sonucu belirleyecek.
Hegel, Hukuk Felsefesinin Anaçizgileri kitabında devletin gücünü "dışsal" ve "içsel" olmak üzere iki kaynaktan aldığını söyler. Bu iki kaynak arasında hem bir gerilim hem de bütünlük vardır. Diyalektik ilişkinin doğasıdır bu durum. Dolayısıyla devlet bu iki güç kaynağından birini kaybettiği zaman, devlet olma niteliğinden de uzaklaşıyor. Topluma karşı, ona yabancılaşan ve nihayet onunla kavga etmeye başlayan "dışsal" bir güç haline geliyor. Bu "dışsallık" daralan bir sınıfsal güç kaynağına dayanmak demektir.
Hegel'in sözleri tam olarak şöyle:
"Özel hak ve çıkar, aile ve sivil (uygar) toplum alanları karşısında devlet, bir yandan bu alanların yasa ve çıkarlarının kendisine bağlı ve bağımlı olduğu bir dışsal zorunluluk ve üstün güçtür. Ama öte yandan devlet, onların içkin ereğidir ve gücünü kendisinin tümel son ereği ile bireylerin tikel çıkarının birliğinden, yani bu bireylerin bir takım haklar taşıdıkları ölçüde ona karşı ödevler de taşıması olgusundan alır." (*)
Tümel amaç ya da yönelimi ile bireylerin veya toplumun tikel çıkarları ve hakları arasındaki dengeyi bozan (dengesi uzun süreli bozulan) devletlerin yoluna devam etmesi zordur. Böyle devletlerde iktidar olan ve gücü elinde tutan kesimler giderek "dışsal", yani topluma yabancı bir güç haline gelir ve oligarşiye dönüşür. Hal böyle olunca, devleti/erki elinde tutan, egemen sınıflar içinden ayrışan ve mutlak azınlık konumundaki bir klik/fraksiyon, giderek artan oranda "devletin şiddet aygıtlarına" başvurmaya yönelir. Çünkü artık toplumdan rıza ve ideolojik-kültürel bir onay üretme yeteneğini de büyük ölçüde yitirmeye başlar.
HUKUK GÜVENLİĞİNİN ÇÖKÜŞÜ
Türkiye böyle bir siyasal süreçten geçiyor. Bugün ülkede hukuk güvenliği kalmamış durumda. Kimsenin özgürlüğü, hukuku, malı, mülkü, kazanılmış hakları güvende değil. Adalet sadece mülkün (devletin) temeli olmaktan çıkmıyor, mülkiyetin de güvencesi olmak özelliğini kaybediyor. Bir sulh ceza hâkiminin kararı ile bu ülkede herkesin malına, parasına, mülküne el konulabiliyor. Kuralları ve kutsalları olan bir kapitalizm bile yok. İkili bir hukuk düzeni kurulmuş durumda. Topluma ayrı hukuk, İslamcı-muhafazakâr oligarşiye ve destekçilerine ise ayrı hukuk uygulanıyor. Eğer muhalif bir siyasal ya da entelektüel tercihe/konuma sahipseniz düşman hukukunu bile aşan bir Ortaçağ rövanşist saldırganlığı ile karşı karşıyasınız demektir.
Ülke hızla İslamo-faşist bir diktatörlüğe sürükleniyor. Bu operasyonun en önemli aygıt ya da araçlarından birini de fiilen oluşturulan yeni hukuk/yargı aygıtı oluşturuyor. Daha doğrusu yargı içindeki özel bir yapılanmaya gidildiği anlaşılıyor. Bu alanda da bir mücadele yürüyor. Bu nedenle her alanda deyim uygunsa göğüs göğüse bir kavga yürüyor. Türkiye kelimenin tam anlamıyla yönünün yeniden belirleneceği tarihsel bir kavşağa doğru akıyor. Nereye evrileceğini bu mücadelenin sonucu belirleyecek.
MİLLETİN DEĞERLERİ RETORİĞİ
Türkiye'de devlete egemen olan İhvancı oligarşi, Hegel'in devletin bir güç kaynağı olarak bireylere ve topluma "içkin" olduğunu belirttiği "haklarına" karşı sorumluluk duymuyor. Yeni bir rejim inşa etmeye yönelen İslamcı hareket tam aksine devlet olmaktan gelen "dışsal" gücü bu süreçte etkin şekilde kullanmaya çalışıyor. Diğer bir ifade ile bireyin ve toplumun haklarını ve hukukunu ideolojik bir prizmadan geçirerek değerlendiriyor.
Gerilim şiddetli. Bugün "devlet ile millet" arasında derin bir kopuş ve kavga var. İslamcı hareket kendisinin İhvancı ideolojik anlayışını "milletin değerleri" diye topluma dayatmaya çalıştı, dahası bu retorik sürekli tekrarlanarak genel kabule dönüştürülmek istendi. Ancak olmadı.
İslamcı ulema ve udeba, üstelik bunu "devlet ile milleti barıştırmak" iddiasıyla yapmaya çalıştı. Tam tersi oldu. Bugün devlet ile millet arasında daha büyük bir kopuş ve kavga yaşanmaya başladı. İslamcı-muhafazakâr oligarşinin bir bileşeni olan ulema ve dinci yazıcılar, toplumun (milletin) cumhuriyetin tarihsel kazanımlarını büyük ölçüde içselleştirdiğini fark edemediler. İslamcı tarihsel ve kültürel-ideolojik hipotez çöktü. Laiklik ve cumhuriyetin toplumsal desteğinin sanılandan çok geniş olduğu ortaya çıktı.
TABLO VAHİM
Ekrem İmamoğlu davasında yaşananlar, bu ülkede kimsenin hukuk güvenliğinin kalmadığını bir kez daha ve fakat bu kez hiçbir yorumu gerektirmeyecek bir açıklıkla ortaya koydu. İBB İddianamesinin omurgasını itirafçıların ifadeleri oluşturuyor. Bunlar arasında en önemli itirafçı ise Murat Kapki adlı iş insanıydı. Kapki, AKP döneminde İBB ile iş yapmaya başlayan, muhafazakâr çevrelere yakın önemli bir iş insanı. Murat Kapki'nin geçen hafta dilekçe vererek ifadesini geri çektiği ortaya çıktı. Savcıların kendisini serbest bırakmak ve eşi ile oğlunu tutuklamamak vaadi ile yönlendirdiğini yazmış dilekçesinde. Yani tehdit ile bir anlamda ifade verdiğini ve iftira attığını ileri sürmüş. İnanılır gibi değil!
Eğer doğruysa -ki dosyadaki birçok veri söylediklerini destekliyor- durum vahim. Savcılar, suç işleyerek "suç" icat etmeye, hedef kişileri tutuklamak ve mümkünse mahkûm etmek için kumpas kurmaya yönelmişler demektir. Devleti/kamuyu temsil eden, sadece aleyhte değil, lehteki delilleri de toplamak zorunda olan savcılık, tam tersini yapıyor. Elindeki kamu gücünü kötüye kullanarak, "kişiyi hürriyetinden yoksun kılmak" gibi ağır bir suçun içine giriyor demektir.
PARALEL ‘HUKUK’ DÜZENİ Mİ?
İddianameler sadece tanık, gizli tanık ve itirafçı ifadelerine dayanıyor. Ortaya hiçbir maddi kanıt konulamıyor. Demokratik hak ve özgürlükleri kullanmak (seçimlere katılmak, aday olmak, seçim kazanmak, demokratik-siyasi amaç gütmek vb.) suç gibi sunuluyor. Aslında İslamcı iktidara yönelik itiraz ve muhalefet etmek fiilen "suç" sayılmak isteniyor. Açılan davalar, hazırlanan iddianameler ve yürütülen soruşturmalar ile bir içtihat oluşturulmaya, böylece paralel bir hukuk kurulmaya çalışılıyor. Eşler, çocuklar, kardeşlerin adeta rehin alındığı belirtiliyor. Bu iddiaların biri bile doğru olsa, durumun yakın ve vahim bir totaliter rejim tehdidi altında bulunduğumuzu gösteriyor.
Örneğin, Tele1'i susturmak ve müsadere etmek (buna gündelik dilde 'çökmek' deniyor) için bir kumpas kurarak beni tutukladılar. Yalan ve iftiraya dayalı bir iddianame hazırlandı. Casus olduğu belirtilen kişiden (Hüseyin Gün) para alındığı yalanı iddianameye konabiliyor. Üstelik bu paranın Tele1'e sponsorluk için verildiği belirtildiği halde -ki bu da doğru değil, yönlendirilen bir şoförün ifadesi esas alınmış. Poliste ve mahkemede böyle bir şey olmadı. Benim, yalan dediğim ve bu ifade kayda geçtiği halde bir yorum cümlesi -ki orada da kanıt yok- aleyhte yorumlanıyor. Özetle; bu dönemde hiçbir "şüphe" sanık lehine değerlendirilmiyor. Tam tersine ortada maddi bir kanıt da bulunmamasına karşın her şüphe sanık aleyhine yorumlanıyor. Oysa bizim ceza yasasında da (CMK da dâhil) şüphenin sanık lehine değerlendirilmesi evrensel bir hukuk ilkesidir. İBB İddianamesi baştan aşağı yorum ve varsayımlarla, ortada hiç kanıt olmadığı halde şüphenin sanık aleyhine yorumlandığı onlarca örnekle doludur. Sadece gazeteci İsmail Arı arkadaşımızın "suç" icat edilerek tutuklanması bile her şeyi açıklıyor.
Ne olur ne olmaz diye davalar yedekleniyor. Şüpheliler itirafçı olmaya zorlanıyor. Kamu gücü suistimal edilerek kötüye kullanılıyor. Neredeyse yargı yoluyla "rehin" alınma olaylarının yaşandığı belirtiliyor.
KÖTÜ SONSUZ
Öyle ki; ne olur ne olmaz diye düşünülmüş olacak ki, İmamoğlu'na "casusluk" davasından da bir yedek tutuklama kararı çıkarılıyor. Casusluk davasının iddianamesi bomboş olduğu için sonuç alamayacaklarını değerlendirerek ayrıca bir de hakkımda "kara para" soruşturması başlatılıyor. Halkın, izleyicilerinin desteği (sponsorluğu) ve dostlarının katkısıyla dar boğazları aşarak büyük bir başarı kazanan Tele1'e el koymayı (çökmeyi) garantilemek istedikleri anlaşılıyor.
Bu tablo bize bir hukuk düzeni ile karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Sert bir örnek ama söylemeliyim; 12 Eylül darbe mahkemeleri, AKP yargı düzenine göre hukuka (en azından formel hukuka) daha uygun ve adildi. Evet; ağır baskı, işkence ve ölüm vardı ama mahkemeye çıktığınızda bir hukuk koridoruna girdiğinizi görüyordunuz. Yargılandım, biliyorum. Bu düzen ve rejim sürdürülemez. Hegel'in "kötü sonsuzu" sadece bizi beklemiyor!
(*) Hegel, Seçme Parçalar, Çev: H. Demirhan, Onur Yay. 2011, s. 371