İnsaf Yahu! Bu Yük Esnafın Sırtında Taşınmaz

Sabah gün doğmadan açıyoruz dükkânı, gece yarısı kilit vuruyoruz. Arada geçen saatler bizim değil; müşterinin, borcun, kiranın, elektriğin, personelin, bankanın… Hayatın kendisi sanki bir hesap makinesine dönmüş. Tuşlara basıyoruz, sonuç hep aynı: “Yetmiyor.”

2025’i geride bıraktık ama içimizde bıraktığı yorgunluk hâlâ geçmedi. Savaşların gölgesinde, enflasyonun kıskacında bir ülkede esnaflık yapmaya çalışıyoruz. İnsanlar haklı olarak dışarı çıkamıyor, harcayamıyor. Sofralar küçülüyor, hesaplar bölünüyor. Ama biz o küçülen sofraları büyütmek için elimizden geleni yapıyoruz. Evladımızdan, uykumuzdan, hayatımızdan kesiyoruz.

Sonra bir gün muhasebeciyi çağırıyoruz.

“Ne kadar borcumuz var?” diyoruz.

Cevap geliyor: 10 milyon lira.

İnsan bir an duruyor. Sessizlik çöküyor. Çünkü bu rakam sadece bir sayı değil; bir ömrün karşılığı. Türkiye’de kaç esnaf hayatında 10 milyon lirayı bir arada gördü? Biz kazandığımızın yarısını devlete veriyoruz. Yanlış duymadınız, yarısını. Cirodan değil, elde kalan kârın yarısından bahsediyorum.

Yetiyor mu?

Yetmiyor.

Bir de cezalar var. Maliye geliyor ceza yazıyor. Trafik çeviriyor, ceza. İlçe tarım denetliyor, ceza. Bir bakıyorsunuz, kazandığınızdan çok ödediğiniz var. Üstüne bir de banka hesaplarına bloke. Araçlara haciz. Sezonun ortasında hesap bloke oluyor, bütün parayı yatırıyorsunuz, iki gün sonra yine bloke. Bu nasıl bir sistem? Bu nasıl bir nefes alma biçimi?

Kardeşimin aracı bağlandı, işe gelemedi. Benim evim uzak, gidip gelemiyorum. İşletme ayakta kalmaya çalışıyor ama devlet sanki “dur” diyor. Soruyorum: Ben nasıl devam edeceğim?

Devlet dediğin, vatandaşıyla yaşar. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” derlerdi. Şimdi biz yaşıyor muyuz? Yoksa sadece ayakta kalmaya mı çalışıyoruz?

Bakın mesele sadece bir restoran meselesi değil. Bu bir zincir. Tarımdan başlıyor. Gübre pahalı, mazot pahalı, yem pahalı. Büyükbaş hayvan sayısı düşüyor, üretim azalıyor. Nakliye pahalı, ürün pahalı. Biz pahalıya alıyoruz, müşteriye pahalıya satıyoruz. Müşteri alamıyor, biz kazanamıyoruz. Sonra devlet gelip diyor ki: “Vergini ver.”

İyi de hangi kazançtan?

Bu ülkede binlerce esnaf kepenk kapattı geçen yıl. Sessiz sedasız. Kimse manşet yapmadı. Ama her kapanan dükkânın arkasında bir aile vardı. Bir umut vardı. Bir hayat vardı.

Şimdi soruyorum: Bu yük kimin sırtında?

Devletin de ihtiyacı var, biliyoruz. Ama bu kadar mı? Bu kadar sık boğazına sarılır gibi mi olur? Esnafın nefes alacak bir alanı kalmadı. Biz vergi vermekten kaçmıyoruz. Ama yaşamak istiyoruz. İşimizi yapmak istiyoruz. Üretmek istiyoruz.

İnsaf yahu…

Biraz nefes.

Biraz anlayış.

Biraz adalet.

Yoksa bu gidişle sadece esnaf değil, hayatın kendisi kepenk indirecek.