CHP'nin cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun, bilirkişi S.B'ye yönelik açıklamaları nedeniyle "yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs" ve "adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" suçlamalarıyla yargılandığı davanın dördüncü duruşması bugün Silivri'deki Marmara Cezaevi duruşma salonunda yapıldı.
Aynı günde iki davada hakim karşısına çıkacak olan İmamoğlu, saat 10.40 sularında duruşma salonuna getirildi. İmamoğlu savunmasında Adalet Bakanı Akın Gürlek'e göndermede bulundu. Gürlek’in bakan, birlikte çalıştığı isimlerin de bakan yardımcılığı gibi görevlere atandığını belirten İmamoğlu, "Bu millet de bunu yiyecek, ha? Yemez. Geçici bir bahar… Hani derler ya, 'yalancı bahar.’" ifadelerini kullandı.
BİR SUÇLAMA DÜŞTÜ, ÖN ÖDEME İLE DÜŞME İHTİMALİ DOĞDU
Mütalaasını açıklayan savcı, bu aşamada eksik hususların giderilmesini isteyerek ek dosya talebinde bulunurken kararını açıklayan mahkeme, TCK 277’de yer alan "yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs" suçun oluşmadığını, suçun yalnızca TCK 288’de yer alan "adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs" maddesiyle oluştuğunu belirtti.
Mahkeme, eksik hususların giderilmesi için davayı 13 Temmuz’a ertelerken söz konusu suç, ön ödeme kapsamında yer alıyor. Yani İmamoğlu, 13 Temmuz tarihine kadar ön ödeme yaparsa dava düşebilir.
Geçtiğimiz haftalarda, İmamoğlu’nun “çirkin davası” da yapılan ön ödemeyle düşmüştü.
'ÇİRKİN DAVASI' NE OLMUŞTU?
Bakırköy 33. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen davanın önceki duruşmasında, İmamoğlu’nun avukatı Kemal Polat müvekkilinin sözlerinin suç oluşturmadığını savunmuş, buna rağmen kanunda öngörülen ön ödeme tutarının yatırıldığını belirterek davanın düşürülmesini talep etmişti.
Savcı da ön ödemenin yapıldığına ilişkin makbuzun dosyaya sunulduğunu belirterek davanın düşürülmesi yönünde görüş bildirmiş, mahkeme kararını açıklamak üzere duruşmayı 5 Mart’a ertelemişti.
Mahkeme, bugün görülen ikinci duruşmada kararını açıkladı. Bakırköy 33. Asliye Ceza Mahkemesi, ön ödeme yapılmış olması nedeniyle davanın düşürülmesine hükmetti.
DAVA DÜŞEBİLİR
İmamoğlu’nun savunması yaklaşık 1 saat 45 dakika sürdü. Mütalaasını açıklayan savcılık, eksik hususların giderilmesini isteyerek ek dosya talebinde bulundu. Mahkeme, “yargı görevini yapan bilirkişiyi veya tanığı etkilemeye teşebbüs” suçun oluşmadığını, “adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs” maddesinin oluştuğunu belirtti. Duruşma 13 Temmuz’a ertelenirken söz konusu suç, ön ödeme kapsamında yer aldığı için İmamoğlu'nun, yeni duruşma tarihine kadar ön ödeme yapması halinde davanın düşebileceği belirtildi.
İşte Ekrem İmamoğlu'nun bilirkişi davasında yaptığı savunma;
Öncelikle umarım arzu ettiğimiz gibi hem yüce Türk yargısına yakışan hem de adil yargılama kurallarına uygun bir duruşma geçiririz. Bu çerçevede sizin uyarı ve önerilerinize katılmakla birlikte; bizim de tabii ki bazen anlamlandırmakta zorlandığımız ve bugünkü duruşma çerçevesinde de bana isnat edilen suçlar üzerinden son dönemde oldukça fazla, direkt bu duruşmayı ilgilendiren beyanlarım, tespitlerim ve düşüncelerim var. Bu çerçevede söz hakkımı kullanmayı düşünüyorum.
Sayın Hâkim; elbette ki buradan milletimizi de saygıyla selamlıyorum. Çünkü biliyoruz ki bu kürsüde, sizin huzurunuzda konuşurken siz de Türk milletini temsil ediyorsunuz. Ben de aslında milletime sesleniyorum. Tabii üzüntü verici bir dönemdeyiz. Tarihin gördüğü, hükümet eliyle tasarlanmış en büyük yargı saldırılarından biriyle karşı karşıyayım. Sayısını ve konularını sıralamakta zorlandığım, hakkımda hukuksuzca açılan davalardan biri için buradayım. İlginç bir zamana şahitlik ediyoruz. Bazı günler vardır takvimde herhangi bir güne düşebilecek sıradan bir gün gibi görünebilir ama öyle değildir ve derin iz bırakır. Aslında bugün de öyle bir güne tanıklık ediyoruz.
Silivri'de şu an bu salonda duruşmam devam ederken, yine bu binada bir başka salonda da şahsıma ve yol arkadaşlarıma yönelik bir başka kumpasın, bir başka Ekrem İmamoğlu davasının yargılaması yapılıyor. Buradan o salonda haysiyet mücadelesi veren tüm arkadaşlarıma en içten selamlarımı gönderiyorum. Tabii onları yalnız bırakmayacağım; bu duruşma bitiminde o mahkeme salonuna, duruşma salonuna geçerek onlarla birlikte mücadelemize devam edeceğiz. Hukuksuz olduğu kadar yalanla, uydurma beyanlarla, sahte belgelerle, kes kopyala sayfalarla ve gizli tanıklarla kurgulanan bu kumpasın altına imza atan bir avuç muhteris, bu senaryoyu yazan herkesle birlikte kendi iftiralarında boğulacaklarına inancım tamdır. Bu konuda hiç şüphe duymuyorum ve her zaman inancım tamdır ki hak yerini bulacaktır.
Tabii 4.000 sayfalık bir 'iftiraname' var diğer salonda ve o iftiraname benim için bir çöptür, çöp olmaya da mahkumdur. Tabiri caizse burada bugün bir 'Ekrem İmamoğlu mesaisi' yaşanıyor. Her köşe başında bir kumpas, her salonda bir pusu kurulmuş durumda. Böyle bir gündemle karşı karşıyayım. Bu duygularla kıymetli milletimize haykırıyorum: Bu kumpaslara karşı verilen mücadele sadece bireysel bir hak ve özgürlük mücadelesi değildir; tarihimizin en büyük demokrasi ve adalet mücadelelerinden birisidir.
Sayın Yargıç, açıkçası sayısını bile artık kestiremediğim, hatırlayamadığım, her saydığımda birkaç tanesini ıskaladığım bir mahkeme fırtınasıyla karşı karşıyayım. Ve bu fırtına öyle enteresan ki artık istatistiklere sığmıyor; hesaplamalarla bile anlayamayacağınız bir durumla karşı karşıyayım. Bazen bazı mahkemeler niye açıldı diye düşünmeden edemiyorum. Tabii yeni devreye giren birtakım kanunlarla da açıldığı gibi kapananlar da oldu. 'Çirkin davası' vesaire gibi çok komik duruşmalar tezgahlanmaya çalışıldı.
Bu mahkeme de başladığından beri yaşanan yargıç değişim süreçlerinden birine siz de muhatap oldunuz. Dolayısıyla bir ara yargıçla karşı karşıya gelinmişti, siz aslında 3. hâkim olarak burada bulunuyorsunuz. Ben de sizin huzurunuzdayım. Bu davanın konusu da bilirkişiyi ve adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs etmişim ben. Bu suçlamalarla yargılanıyorum. Ancak ortada izaha gerek bırakmayacak kadar açık bir gerçek var: Biz bir bilirkişiyi etkilemedik. Çünkü ortada etkilenecek bir süreç yoktu. Karşımıza çok ilginç bir şahsiyet çıktı. Söz konusu bilirkişi raporlarını zaten tamamlayıp mahkemeye sunmuştu. Bizim yaptığımız, bu raporların içeriğini, sonuçlarını ve yarattığı etkileri kamuoyuna anlatmaktan ibarettir.
İsmi geçen bilirkişi Satılmış Bey, benimle veya Cumhuriyet Halk Partili belediyelerle ilgili dava dosyalarındaki görüşünü zaten çoktan sunmuştu. Biz de açıkçası o davaları ve duruşmalardaki dosyaları inceleyince ve farklı farklı dosyalara hep aynı arkadaşların baktığını görünce böyle bir 'kişilikle' karşı karşıya geldik. Açıkçası 'kişilik' demek bile bana zül geliyor, o kadar ifade edeyim.
Suçlamaların temeli olan 27 Ocak 2025 tarihinde yaptığım konuşmada, bu şahsın şahsımla ilgili sunacağı yeni bir raporu yoktu; zaten bütün raporları aylar öncesinde sunmuştu. Tabii aynı kişi üzerinden yeni bir planlama var mıydı? Çünkü kişiye özel dosyaları birleştiren bir sistem vardı Cumhuriyet Savcılığı’nda. Bu çok net. Benim şahsıma dair yeni bir rapor planı var mıydı bilmiyorum ama bildiğim kadarıyla yoktu. Konuşmamda onu etkilemeye yönelik tek bir kelimem var mı? O da yok. Talimatım var mı? Ki mümkün değil. O da yok. O günkü açıklamalarım, tamamen ifade özgürlüğü kapsamında eleştiriden ibarettir.
Bu raporların sonuçları insanların hayatına mal olacak seviyededir ve ben de tam olarak bunları anlattım. Örneğin Beylikdüzü Yayla Davası'nda Danıştay, yani yüksek yargı; 'İç denetim yeterlidir, belediye başkanının sorumluluğu yoktur' diyor. Ancak bu bilirkişi, çıkıp bir rapor hazırlıyor ve ihale iptali olmadığı halde 'Ekrem İmamoğlu suçludur' diye yazıyor. Ortada böyle bir denetçi raporu var mı? Yok. Yani bilirkişi, o dosyada yalanla, iftirayla beni suçlama gayretinde. Bunu ben anlatmayacağım, dert yanmayacağım veya toplumu bu konuda bilgilendirmeyeceğim de ne yapacağım? Bu benim en doğal hakkım.
Hukuksuz yöntemlerle oluşturulmuş bu davaları tespit ettik. Özellikle beni ve Cumhuriyet Halk Partili belediyeleri hedef alan bu raporları kim yazmış diye baktığımızda hep aynı isim çıktı karşımıza: Satılmış Bey. Evet, Satılmış Bey. Böyle bir durumu eleştirdiğim için yargılanıyorum, gerçekten bu absürt bir davada. Ne yazık ki sizin de ifade ettiğiniz gibi iş yükü çok yoğun ve sayenizde böyle absürt bir davaya mesai harcamak zorunda kalıyorsunuz. Ne yapmam gerekiyor? Milletin önünde bize kasıtlı iftiralar atılırken kendimizi savunmayıp 'Ya Rabbi şükür' diyecek halimiz yok yani.
Biz milletin iradesiyle, 16.000.000'luk dünyanın en güzel ve en büyük kentlerinden birinin belediye başkanıyız. Bu iftiralara karşı dik duruşumuz hem bu şehrin belediye başkanı olarak hem de 86.000.000 insanımızı yöneteceğine inanan bir aklı, mantığı ortaya koyarak, tarihte görülmemiş 15.500.000 insanın ön seçimde oy kullanarak yetki vermek istediği bir Cumhurbaşkanı adayı var karşınızda. Dolayısıyla ben burada sadece kendi hakkımı değil, yapılan hukuksuzluklara binaen aziz milletimin hak ve hukukunu savunmakla ilgili hamleler yapıyorum.
İstanbul'da 8.000'in üzerinde bilirkişi var. Çok enteresan; bu kadar kişi arasından 4 ayrı dosyada da aynı ismin atanma ihtimali matematiksel hesaplara sığmıyor. Ben bir laf atayım ama aslında 100 katrilyonda 1!. Ekrem İmamoğlu ile ilgili 4 dosyaya bu insanın girmesi 100 katrilyonda 1 iken, diğer CHP'li belediyelere de aynı kişinin nokta atışı atandığını eklediğiniz zaman artık matematik buna yetmiyor. Ben bu imkansızlığı tespit etmişim, kamuoyuna duyurmuşum ve hakkında işlem yapılmasını istemişim. Ancak yargıya çöreklenmiş bir avuç kötü niyetli muhteris ne yapıyor? Dönüp bana dava açıyor. Ben ne derim onlara? 'Hadi oradan' derim, 'Hadi oradan!'
Ayrıca bu bilirkişi sadece rapor yazmıyor Sayın Hâkim. Onlarca siyasetçinin ve bürokratın hayatını altüst ediyor. Bu yalan ve iftira raporlar, kıymetli dostum, değerli hocam, Esenyurt Belediye Başkanımız Sayın Ahmet Özer'in de hayatını etkiledi. Bilirkişi resmen üçkağıtçılık yaptı. O sistemin içinde onun yaptığı, 3 bilirkişiden 2'sinin ortak beyanına karşı, sadece bu Satılmış Bey'in beyanının kabulüyle kendisi 1 yıl 10 gün tutuklu kaldı. 1 yıl 10 günün hesabı verilmez mi? Onunla birlikte masum ve gerçekten mağdur olan, içinde birebir tanıdığım hasta kardeşlerimin de olduğu bürokratlar burada, Silivri'de yattılar.
Bu haince raporlarla insanlar tutuklandı, itibarları zedelendi. Yargı, bilirkişi ve medya iş birliğiyle ailelere haysiyet cellatlığı, itibar suikastları yapıldı. Ne kadar basit değil mi? Meseleye sadece 'bilirkişi' diye bakmak ne kadar basit kalıyor. Bakın vardığı noktaya ve ona dayanarak verilen kararlara!
Bu ülkenin saygın bürokratları, siyasetçileri ve emekçileri kelepçelerle sıraya dizildi. Onlarcası. Dronlarla havadan çekildi, fotoğrafları ve videoları medyaya servis edildi. Eee biz de ne yapacağız? 'Ya Rabbi şükür' diyerek izleyeceğiz! Biz! Bu milletin karakteri bunu yapmaz. Ben öyle bir milletin evladı değilim. Bana bu milletin, bu toprakların verdiği karakter, haksızlığa karşı mücadele etmeyi öğretmiştir. Haksızlığa karşı susan, dilsiz şeytanın en öndeki neferidir. Öyle ifade edeyim.
Böylesi kötü ve çirkin zihniyet zincirinin halkalarından biridir o bilirkişi Satılmış Bey. Durum ispatlıdır, nettir. İstanbul'daki bunca bilirkişi arasından bu olumsuz sürece imza atılması için özellikle tercih edilen kişidir. Aynı şahsın, 2019 öncesi teftiş kurulumuzun dahi ne belirlediği, hakkında suç duyurusunu ısrarla yaptığımız AK Partili isimler olunca, bir anda o olumsuz raporları olumluya dönüyor mesela. Bu da ispatlı. Yani oraya da adrese teslim yollanıyor ve suçunun ispatlı olduğu durumlarda, aklayıcı olarak bu sefer dosyaya imza attığını tespit ettik. Ne tesadüf! Bunları eklersek o '100 katrilyonda 1' dediğim rakamlara doğru gidiyor. Karşı karşıya olduğumuz pervasızlığın boyutu budur.
Burada sorulacak net bir soru vardır: İBB davasında belediye başkanları, yöneticiler ve 100.000 kişilik yönetim organizasyonuna ‘suç örgütü’ muamelesi yapılıyor. Yani bugün bu davanın, diğer salondaki davayla veya diğer saymakta zorlandığım 10’dan fazla davanın birbiriyle ilişkisi yok diye düşünmeyin. Birileri hukuksuzluk ve zalimlik konusunda, şeytanlığı da yanına ekleyerek, taşları dizerek yaptıkları işlerin hepsi birer parçasıdır. O manada tabii ki biz ve arkadaşlarımız, insanlarımıza hizmet etme gayretinde olan insanlar, böyle bir suçla itham ediliyor. Ben de her yerde soruyorum: 'Biz nasıl bir örgütüz yani? Yoksa biz mi örgütüz? Yoksa her davayı aynı bilirkişiyle, aynı savcılarla kurgulayıp, sonra o isimleri ödüllendiren bu sistem mi örgütlü bir suç işliyor?' Bu çok net.
Tekrar ifade ediyorum; 100.000 kişilik, milletin evlatlarıyla, kimin nereden geldiğine bakmaksızın, eş dost vesaire diye asla bakmadan, milletin evlatlarının hayat boyu biriktirdiği kariyerlerindeki, uzmanlık ve marifetlerine, performanslarına bakarak oluşturduğumuz; sadece üst yönetici sayısı 1.300 olan İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin nitelikli hizmet konusunda tarihi başarılara imza atan İBB mi suç örgütü, yoksa az önce söylediğim o kötülüklerin ve zalimliklerin taşlarını dizen, o işleri planlayan insanlar mı örgütlü suç işliyor? Benimce cevap çok net. Çok basit bir örnek daha vermek isterim: Bana, gazeteci Merdan Yanardağ’a, Harbiye mezunu hem silahlı kuvvetlere hizmet etmiş hem sonra iletişimci olarak dünya çapında ün kazanmış Necati Özkan'a 'casusluk' iftirası atarak, vatana bağlılığımızı sorgulayacak kadar gözü dönmüş olanlar mı bu ülkeye kötülük ediyor? Çok büyük kötülük ediyorlar.
Sayın Yargıç, size ve aziz milletimize adil yargılamaya müdahalenin, gerçekte nasıl yapıldığona dair somut örnekler vereceğim. Ancak bu şekilde bizim gördüğümüz durum veya bize yapılan o zalimliği, bu dava çerçevesinde çok net anlarsınız.
Ne yazık ki ülkemizde adil yargılamayı etkilemek; bir söz söylemekle değil, yargıyı dizayn etmekle, hâkimi yerinden etmekle, savcıyı sürgüne göndermekle, yani yargı eliyle yapılır. Çok değil birkaç ay önce yine bu kürsüden ifade etmiştim. Ben burada yalnız kendim için konuşmuyorum. Bu ülkenin vicdan sahibi, namuslu ve gerçekten hepimizin sırtını dayayacağı, geleceğimizi emanet edeceğimiz namuslu, vicdanlı hâkim ve savcıları için de konuşuyorum. Çünkü bu sistemde işleyen kural artık herkesçe bilinmektedir: Eğer sizden beklenen kararı vermezseniz, önünüze konulan sipariş iddianameyi hatırlamazsanız, bir gece ansızın yayınlanan bir kararnameyle kendinizi bambaşka bir şehirde, bir nevi sürgünde bulursunuz. Bunu sizin yüzünüze karşı söylüyorum. Çünkü namuslu, onurlu, haysiyetli olarak bildiğimiz ve her birinin de öyle olmasını arzu ettiğimiz hâkimler, yargıçlar; her şeye rağmen vicdanla, ahlakla ve adaletli kararlar vermek zorundadır. Sonucu ne olursa olsun. Bu kadar net.
Evet, bu ülke sırat köprüsündedir yani. Şu anda öyle bir köprüdedir. Bu süreçte en büyük sınavı veren, ülkenin yargıçlarıdır. Bunun altını çizmek istiyorum. Sayın Yargıç, bakın içinde birçok meslektaşınızın olduğu ve insanlara yapılan zalimlikleri hızlıca anlatacağım. Hiçbirini tanımam; hiçbirini böyle gelip sizin gibi karşımda gördüm, tanıdım, o kadar. Bir kısmını tanımadım bile. Helal diplomama karşı, Allah'ıma şükür yani… Benim gösteremeyecek bir tane üniversite arkadaşım yok vallahi; yüzlercesiyle stat doldururum hepsiyle. Ama bir başkası tavla bile oynayacak arkadaşını gösteremez ama benim var. Allah'ıma şükür sonuna kadar helaldir.
Helal diplomama karşı açılan ceza davasıyla başlayalım: İstanbul 59. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi Kahramanmaraş'a gönderildi. Belirtmek isterim ki aynı 59. Asliye Ceza Mahkemesi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin il binası davasına da bakıyor. 5. İdare Mahkemesinde görülen davada mahkeme başkanı ve üye hakim bir gecede HSK kararıyla görevlerinden alındı. Bir gecede. Bir hafta. Yani biz idari mahkemeye nasıl başvurduk, hemen günler içerisinde pat diye görevden alındılar. Tezgaha bakar mısınız? Buna ne ihtimal hesabı sığar ne istatistik hesabı sığar.
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi üye hakimi, dönemin başsavcı görünümlü siyasetçisine yönelik sözleri nedeniyle yargılandığım davada, 'Ekrem İmamoğlu tüm suçlardan beraat etmeli' şerhini koydu. Hemen bu üye hakim İstanbul 45. İş Mahkemesine gönderildi. ‘Ahmak davasının’ görüldüğü İstanbul Anadolu 7. Asliye Ceza Mahkemesi hakimi görevden alındı, Samsun'a gönderildi. Tayin kararının isteği dışında verildiğini savunan hakim, 2 yıldan fazla ceza vermesi için kendine baskı ve telkinde bulunulduğu gerekçesiyle HSK’ya şikayette bulundu. HSK, gündemine bile almadı. Yerine gelen hakim; 2 yıl 7 ay 15 gün hapisle, hakkında birçok şaibe tespit ettiğimiz bu kişi, cezalandırılmama ve siyasi yasaklı olmama hızlıca karar verdi. Ne kadar kısa!
HSK 1. Daire, Ahmak Davası'nın… İz sürmesine bakar mısınız? İstinaf aşamasına bakacak olan İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Ceza Dairesi başkanının yetkisini kaldırdı. Daire başkanını, 2. Ceza Dairesi Başkanlığı'na gönderen HSK, aynı dairenin üyesini de 1. Ceza Dairesi üyeliğine gönderdi. Sipariş usulü oluşturulan yeni mahkeme ise benimle ilgili ceza kararını onadı yeni atanan üyelerle! Hemen! Yani bu gizli saklı değil, göz göre göre. Hani 'kör göze parmak' yetmez, başka bir atasözü bulmak lazım!
Beylikdüzü Belediye Başkanlığım sırasındaki bir ihaleden dolayı Büyükçekmece 10. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan ceza davasında, 2 Ekim 2024’teki beşinci duruşmada bilirkişiler ihalenin hukuka uygun olduğunu bildirir bir rapor verdi. Bilirkişiler dediler ki: 'Bu ihale hukuka uygundur.' Bunun da başında o işte bu Satılmış Bey var. O rapordan sonra 4 celsede, tam 4 celsede dosyaya bakan mahkemenin hakimi, ısrarla savcılıktan esas hakkında mütalaasını sunmasını istedi. Ancak savcı her celse mazeret sunarak mütalaa sunmayı reddetti. Ve nihayet 10. celseye, bakın 10. celseye geldiğinde dosyayı karara bağlamaya çalışan hakim, görevden alındı, Diyarbakır'a gönderildi.
Yaklaşık 4 yıl süren yargılamanın sonunda bir hakim atandı oraya. ‘Pat’ diye beraatına karar verecek. Hatta benim mahkemeye gitmek isteğimi bile reddeden bir hakimdi; SEGBİS talep etti. Ben de SEGBİS'e katılmayı reddettim ve benimle ilgili beraat kararı verdi. Kararı beğenmeyen HSK, 10. Asliye Ceza Mahkemesi'nin hakimini, yani o beraat veren hakimi Kahramanmaraş'a gönderdi. Yani o diploma davama bakan hakimle orada buluşmuş oldular.
Partimizin 38. Olağan Kurultayı’nda usulsüzlük yapıldı iddiasıyla ben de orada yargılanıyorum; Ankara 26. Asliye Ceza Mahkemesi'nde görülen davada hakim görevden alındı. Ve son olarak Sayın Hakim, bu davaya bakan hakim de görevden alındı. Yani ben hakimlerin sayısını bilmiyorum, yetişemiyorum artık. Tabii tabii, 40. Ağır Ceza geliyor. İdari mahkemeden bahsettim. HSK'nın doğrudan müdahalesiyle benim hiçbir davamda davanın doğal yargıçları Bir türlü karar vermeyi başaramıyor Sayın Hakim!
İmamoğlu, soruşturmalarını yürüterek ihya olan savcılardan da çok kez bahsettik. Birazdan onlara da değineceğiz. Bu yargı tehdidi, sadece benim davalarımla sınırlı kalmadı; bu hastalık artık bütün Türkiye'ye yayılmaya başladı. Şu anda çok güncel olaylar yaşanıyor. Biraz değineceğim ona da. Gelelim yargıdaki İmamoğlu dizaynına. Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek, sipariş usulü oluşturulan mahkeme heyetleri üzerinden yapılma gayretinde. İnsanları zan altında bırakıyorlar. Onlar da insan. Birazdan karşılarına çıkacağım, mahkemelere gideceğim yani.
İBB davasının görüldüğü 40. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, adeta bu davayı görmek üzere özel bir yargılama düzeni kurulmuş, heyet yapısı değiştirilmiş, yeni bir heyet oluşturulmuştur. Ben hukukçu değilim ama hukukçularımız diyor ki: 'Bu tamamen kanuna aykırı.' Duruşmaya, yani kişiye özel yargı heyeti! 3 üye yargıç görevden alınmış, yerlerine 3 yeni üye getirilmiştir. Yahu sormak gerekir; bir dava için mahkeme dizayn edilir mi?
Daha acısını söyleyeyim; beni ziyarete gelen bazı avukatlar, 'Bizim iddianame çıkacak ve iddianame 40. Ağır Ceza'ya gönderilecek' diye aylar öncesinden söylediler. 'İsterseniz notere gider, biz bunu gizli bir beyanla da kayda alabiliriz' dediler avukatlar. Yani biz hangi ülkedeyiz? Biz neredeyiz? Muz cumhuriyetindeyiz ya!
Sayın Hakimim, Çanakkale'nin yıl dönümünü geçirdik daha yeni; Kurtuluş Savaşı. Yani bu ülke cetvelle sınırları çizilmedi. Bu cennet vatan çok özel bir toprak; tarihine girmeyeceğim…
Bir dava için duruşma salonu yaptırılır mı? Ne oldu işte; yargılanıyoruz yukarıda yahu. 1.500.000.000 lira, bir duruşma salonu için yapılır mı? Harcanır mı? Bunu ancak, yani inşaatçılığa meraklı, gayrimenkule meraklı bir yargı mensubu akıl edebilir. Başka kimse akıl edemez yani. Ben o akla da akıl demem. Yargılama, davaya göre şekillendiriliyor. Artık mesele sadece bir kişi, bir dosya, bir dava değildir Sayın Hakim. Artık mesele, yargının nasıl yönlendirildiğinin, nasıl şekillendirildiğinin açık açık gösterilmesidir. Burada kurulan düzen; hukuka göre değil, beklentiye göre karar verenleri ödüllendiren, hukuka sadık kalanları ise cezalandıran bir düzendir. Ne kadar? Toplasan 50 kişidir, 100 kişidir bunlar. Bu millet onlara boyun eğecek? Hadi oradan! Hadi oradan! Cürmünüz kadar yer yakarsınız, cürmünüz kadar.
Ben açıkça söylüyorum, öfkem çok büyük Sayın Hakim. Öfkem çok büyük. Ben buradan sizin huzurunuzda, Türk milletine bakarak konuşuyorum. Siz de bu aziz milleti temsil ediyorsunuz ama aynı zamanda ailenizi temsil ediyorsunuz. Haysiyetinizi, onurunuzu, namusunuzu temsil ediyorsunuz. Ben de öyleyim. Ben de öyleyim. Öfkem çok büyüktür. Ama ben öfkemi akla, mantığa ve eyleme dönüştüren bir insanım; kine, nefrete değil. Açıkça söylüyorum; bu düzen sadece yargıyı ve yargı mensuplarını değil, adalet duygusunu da sürgüne göndermektedir. Ha, hoş memleketin her yeri bizimdir yani. Hakkari de sürgün yeri değildir, Artvin de değildir. Efendime söyleyeyim Kars'ı, Ardahan'ı, Niğde'si, orası burası da sürgün yeri değildir yani. Allah'ın izniyle bizim dönemimizde bu cennet vatanın her köşesi, İstanbul gibi olacak, İstanbul. Yani İstanbul kadar sevilecek, sahiplenilecek. Yoksa yağmacıların düzenine benzemeyecek yani.
O bakımdan yargıdaki usulsüzlükler artık saptanamaz bir boyuta gelmiştir. Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek ‘istediğimizi vermezsen, iddianameni yazmaz, seni aylarca tutuklu yargılarız' anlayışıyla yapılıyor. Onlarca örneği var şu anda biliyor musunuz? Aklım almıyor. Düşünüyorum; bunu bir insan nasıl yapabilir? Yargı adına bu nasıl yapılır?
Yani bir emekçi niçin yattığını bilmiyor aylardır; sıfır maaş alıyor, sıfır maaş! Hapse atıldığı için çat diye işten çıkarıldı; sıfır maaş! Çoluğu çocuğu evde aç. 30 yaşında bir baba, 35 yaşında bir baba! Gerçekten çok acı bir süreçteyiz. İBB dosyasında hala tek bir satır bulunmayan, tek bir mantığı var: Rehin. Rehin tutuluyorlar. Bu insanların avukatları her gün adliye kapısında soruyor: 'İddianame nerede?' Tutuklular soruyor: 'Ben ne için tutukluyum?'
Bunu derken, yani o emekçi kardeşlerimiz gibi, koca koca milletin iradesiyle seçilmiş belediye başkanları da var bunların arasında. Kimilerine jet hızında davranan yargı, bu insanların avukatları adliye kapısında, ailelerini ise cezaevi önünde bekletiyor. Bu insanlar aylardır hak mücadelesi veriyor aileleriyle birlikte. Aile Dayanışma Ağı var. Hala iddianamesi olmayan emekçiler var. İnsan söylerken utanıyor. 1 yılı aşkın süredir iddianamesiz şekilde tutulan insanlar var. Ortada tek bir satır somut delil yok, tek bir satır. Ve bu insanlar bekliyor. Yani başka işler uyduruluyor! Hani buradan olmadı… Bunlar Sayın Hakim, bunlar konuşulmuyor, anlatılıyor, yazılıyor; bunların hepsi dökülecek.
Yok efendim operasyonlar yapılıyor; işte uyuşturucu operasyonu, bahis operasyonu, fuhuş operasyonu deniyor. O insanlara 'Şuna çamur at, buna çamur at' deniyor. Talimatla ifadeler alınıyor. Oradan bir beyanla, bir başka kişi tutuklanıyor! Yahu bunlar açık ve net. Kimsenin üç maymunu oynamaya hakkı yok bu ülkede yani. Hele hele siz, biz bu makamlardayken bunu yapamaz yani. Bunu yapamaz, bunu yapamaz. Yapmaya hakkı yok. Bedelini ödemek zorunda.
Öyle çifte standartlar yaşıyoruz ki; Devlet Hava Meydanları’nda bir daire başkanlığı ve yapılan işlemi hepimiz biliyoruz. Yani aklımızın, dimağımızın almayacağı varlıklar, paralar, altınlar, gayrimenkuller vesaire… Şuna girmeyeceğim yani. O zaman bir örgütlü suçlu orada mı var yani? Bir bakalım mesela, oradakilerin Ulaştırma Bakanı bir örgütlü suçun parçasıdır diye ifadesi alındı mı? Veya bir sorgu düzeni oluşturuldu mu? Ya da Cumhurbaşkanına kadar çıkalım. Eğer devletin her organı bir suç örgütü oluyorsa! Bir anda gözaltına al, tutukla; bir bakıyoruz ki haber çıkıyor; işte serbest bırakılmış, geziyor vesaire. Kamuoyunda bir dalgalanma, bir patırtı, bir kütürtü çıkıyor. Hemen 'Kaçıyordu da tutukladık da falan da filandı' deniyor. Yani Türk yargısıyla böyle kimsenin oynamaya hakkı yok. Bu nasıl bir darbe anlayışıdır, tarif edemiyorum.
Elbette tutuksuz yargılama haktır ama bu çifte standart nedir yani? Kanun kime göre kanun, hukuk kime göre hukuk? Bir tane AK Partili belediyeyle ilgili hiç mi soruşturma olmaz yani? Ha, olmaz! Ben bunu yaşadım. 147 kez denetim, soruşturma… Koca İstanbul Büyükşehir Belediyesi... Benden önceki 5 yılda 147 kez; bizim 5.5 yılımızda 1.600 kez denetim, teftiş geçirdi. Ya 3.600 kez olsun hiç sorun değil, denetlenmek zorundayız.
Ama çifte standart o kadar örnek var ki; yani siyasi iktidar, yargı eliyle muhalefeti sindirme, milletin iradesine darbe yapma, tehditle belediye başkanlarını kendi partisine geçirip, bunu sırıtarak kutlayan zihniyet... Sırıtarak. Yani ideallerini satmamak vardır değil mi? Mesela takımda takım arkadaşını satmamak vardır, takım oyunu oynamak vardır. Yani en basit mahalle kurgusundan her türlü milli karakterdir bu değil mi? Şimdi bunlar kırılıp kalmış yani. Şimdi bugün biraz 'korkut satsın, öbürü satsın' diyen, bunlarla da sırıtan, onur duyan, gurur duyan bir zihniyet bu ülkeyi yönetiyor. Ben, öyle adamın yüzüne bakmam! Ben öyle adamım yüzüne bakmam. Ben, milletin iradesine bakarım. Sandıkta seçilen milletine hizmet edecek, onu seçenler insanlara layıkıyla sonuna kadar hizmet edecek. Ayıptır; ister AK Partili olsun, yüzüne bakmam, insan yerine koymam!
Yargıdaki 'ahtapot kolları'... Bu ‘ahtapotun kolların’ deyişi, Sayın Cumhurbaşkanına ait: Kişi, kendinden bilir işi! Bu ülkede artık adil yargılamayı etkilemek, yargı içinde kurulan ilişkiler ağıyla gerçekleştiriliyor. Ve o ağın içinde yer alan herkes, kısa süre içinde terfi ediyor, Çağlayan'dan Ankara'ya transfer ediliyorlar. Ne büyük mutluluk. Halbuki geçici bir bahar mutluluğu bu! Bu sistemde hukuka sadakat değil, beklentiye uyum ödüllendiriliyor. Allah hanemden uzak tutsun. Allah, bu milletten uzak tutsun. Yalakalık ve dalkavukluk, bu milletin tek bir kişisine dahi yakışmaz. Ben öyle bakarım. İnsana yakışmaz da hani bu milletin tek bir evladına hiç yakışmaz; yalakalık ve dalkavukluk.
Normal bir hukuk devletinde bir hakimin ya da savcının tek referansı hukuk olmalıdır Sayın Hakim. Başka ne olabilir yani? Ben hukukçu değilim. Biz ailemizden öyle gördük. Bir hakim dendiğinde, dedemizden bize büyük saygı duyulur; başka bir şeydir. Bakın vali demiyorum, kaymakam demiyorum; hakim! Efsane olan insanlar vardır kasabalarda, ilçelerde, şehirlerde. Yargıçlar böyle titretir yani. Dosyaya bakar, delile bakar, vicdanına danışır ve kararını verir. Ama bugün, öyle bir noktaya geldi ki kararların ardından tesadüf diyemeyeceğimiz bir tablo ortaya çıkıyor. Belli yönde kararlar alanların hızla yükseldiği, kritik görevlere getirildiği, Ankara'da daha etkili pozisyonlara taşındığı bir sistemle karşı karşıyayız. Bu ne demektir biliyor musunuz? Bu hukuka göre karar vermek değil; siyasi iradenin talimatına, beklenene göre karar vermektir. Bu kadar net. İşte bu yüzden ben buna 'ilişkiler ağı' diyorum. Çünkü bu ağ, sadece yargı mensuplarının değil; süreci yönlendiren, beklenti oluşturan ve sonuçları takip eden daha geniş bir mekanizmayı kapsıyor. Bu mekanizma içinde olanlar korunuyor, kollanıyor, ödüllendiriliyor; dışında kalanlar ise ya görmezden geliniyor ya da sistemin dışına itiliyor.
Kimler yok ki bu sistemin içerisinde? Yakın zamanda Adalet Bakanlığı’nda yaşananlar çok net. Önce hakim, sonra Adalet Bakan Yardımcısı; yani siyasi bir görev. Sonra İstanbul'da Cumhuriyet Başsavcısı iken hakkımızdaki iftiranameleri zalimce hazırlayıp, Adalet Bakanı olarak ödüllendirilen bir bakan. Ve onun döneminde İstanbul'da bakanın her şeyi olan bir başsavcı vekili, bakan yardımcısı! Bizim iftiranamelerde çok emeği geçmiştir! Diğer Adalet Bakan Yardımcısı çok enteresan; beni ve daha önemlisi anayasal haklarını kullanıp tutuklanmamı protesto eden gençlerimizi —ki yüzlerce, 3-5 ay sonra hepsi beraat etti, hiç suçları bile yok dendi— gözünü kırpmadan tutuklayan hakime hanımın eşi, ödülü çok güzel yerden alıyor ve o da bakan yardımcısı oluyor! Bu mu yani? Ne kadar tesadüf!. Allah Allah! Yani koca yüce Türk yargısında, bu memleketin Ankara'sında, İstanbul'unda, Türkiye'nin her köşesinde milletin evlatları var; ama hepsi sıkıştılar 7. kata, toplanmışlar oraya. 5-6 kişi bunlarla bakanlık oynanıyor! Ya ne büyük bir yetenek havuzu toplanmış 7. kata! Bak bak! Bu millet de bunu yiyecek? Yemez. Geçici bahar, yalancı bahar… Bir fırtına alır hepsini götürür…
Avukatım Mehmet Pehlivan dahil, onlarca arkadaşımı tutuklatan savcıyı da unutmayalım; hepsine girmeyeceğim. Bu da benim ifademi aldı. Personel Genel Müdürü olmuş! Ben, insan kaynakları masterı yaptı. İnsan kaynakları master yaptım ve insan kaynağı master'ına ne zaman karar verdim biliyor musun? 94 yılında. O zaman personel yönetimiydi, sonradan insan kaynakları birimine dönüştü. Çok inanıyordum, çok güveniyordum; o alanda ihtiyaç olduğunu hissettim, niye biliyor musunuz? Ben aile şirketindenim. Yani neredeyse 100 kişinin çalıştığı, 'benim şirketim' dediği bir şirketin içinde aile işi zordur yani. Dedenin kardeşleri, babam —babacığım burada— onun kardeşleri, yeğen, dayı, teyze, hala hepsi şirketin ortağı. Zordur onu yönetmek ve o günden kendim seçtim, gittim sınavına girdim. O helal sınavım…İnsan kaynakları master'ım... Bütün bunları iptal eden akılla da hesaplaşacağım. Onun için insan kaynakları özel bir alandır yani.
Bakın; İstanbul Büyükşehir Belediyesi tıkır tıkır bu millete hizmet etmeye devam ediyor Sayın Hakim. Niye biliyor musunuz? Milletin evlatları var. Liyakat. Burada tutuklananlar aynı. Gurur duyuyorum hepsiyle. Perşembe günü Raylı Sistemler Daire Başkanı öyle bir savunma verdi ki dedim: 'Kardeşim seninle gurur duyuyorum. İyi ki sen benim yol arkadaşımsın’ dedim. Tanımam. Benden önce, 2011 yılında AK Partili belediyede işe girmi bir mühendis. Nasıl girdi? Onu bilmem. Aldık şube müdürü, bilmem ne falan filan; daire başkanı. Ben almadım. Bakın sistem. O sistem nedir? İnsan kaynakları… Bakın; Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü; herhalde 100.000'e yakın çalışanı vardır Adalet Bakanlığı’nın. Bilmiyorum ama vardır yani; 50.000, 100.000... 100.000… Personel Genel Müdürü!
Benim dilimin kemiği yoktur Sayın Hakim. Yani saygı çerçevesinde her şey şeffaf milletin önündedir. O bilinçte olmalıdır yani. Meseleye o kadar ulvi bakmalıdır ki, o kadar bilimsel bakabilmelidir ki yeteneği buna haiz olmalıdır yani. Beni masasındaki araba maketi, bilmem ne falan filan; onları geçtik yani. O ayrı rezalet, onları geçtik. İbretlik anlar yaşadık…
Sorgu sırasında bana ne söyledi biliyor musunuz? 3 tane avukatım benim şahidim; 2'si burada, biri tutuklu yukarıda kıymetli büyüklerim. 'Ekrem Başkan, sorgun bitti. Kusura bakmayın, ayaktayız.' Ben masanın öbür tarafındayım. Masanın bu tarafında, yanlış hatırlamıyorsam saçı bağımlı bir arkadaştı böyle burada. 'Yarın siz Cumhurbaşkanı olursunuz. Masanın bu tarafına geçersiniz. Ben de o tarafa geçerim. O zaman da siz bizi yargılarsınız.' Aynen laf bu! Ne dedim kendisine net bir şekilde biliyor musunuz? 'Neden yargılanacağınızı düşünüyorsunuz? Suç mu işliyorsunuz? Böyle mi düşünüyorsunuz? Nasıl bir soru bu Savcı Bey? Benim Cumhurbaşkanı olma hedefim, sizi yargılamak mı? Siz kim, biz kimiz? Neyin tarafıyız? Biz bu ülkeye adalet gelsin diye mücadele ediyoruz.' Bu düşünce bile başlı başına bir sorun, çok yanlış. O sorgudan saatler sonra ben tutuklandım.
Bana hiçbir şey sormadı bu arada; 2 tane gizli tanığın ifadelerinden bana saçma sapan sorular sordu, muhatap bile alınmayacak sorular. Bana bu ifadeleri kullanan Personel Genel Müdürü! Sıraladığım sayfalar dolusu kötülükleri var; insanlara yaptığı zalimlikler, onlara girmeyeceğim. Çok örneği var, çok örneği var; hala yapılıyor. İşte mesele; adaleti temsil eden bir makamın zihninde bile adalet yok. 'Siz biz' diyor bana. 'Cumhurbaşkanı olursunuz, bu tarafa geçersiniz, o zaman siz bizi yargılarsınız' diyor bana. Bu kulaklar duydu, bu gözler gördü; 2 deneyimli avukatım şahit. Şaşkın bir şekilde çıktım, kızdım dışarıda. ‘Ne diyor bu?' dedim ya, 'Neredeyiz biz?' dedim yani. Yargıyı etkilemeye teşebbüs… Ben! Neymiş; benim hakkımda lanet ifadeleri kuran kişilere, lanet bir şekilde beni suçlayan kişiye karşı hakkımı savunuyorum. Dosyayı yazmıyor, ben teşebbüs ediyorum. Bunlar… Bu ülkenin Cumhurbaşkanı... Bu ülkenin Cumhurbaşkanı…
Cumhurbaşkanı nedir biliyor musunuz Sayın Hakim? Cumhurbaşkanı, çok önemlidir yani. Bir eve bakalım, inşallah kadın bir Cumhurbaşkanı da olacak. Bir eve baktığınızda babadır biliyor musunuz? Annedir… Benim için öyledir yani. Demokrasi elbette, taraf elbette, parti elbette ama bir Cumhurbaşkanı, seçildiği an itibarıyla bir baba hüviyetine geçer yani. Kaşları çatık, kızgın, öfkeli; ona oy vermeyen terörist ama ona oy verenlere ‘hahaha hihihi’ sırıtan bir yüz… Hani ayartmışsa atmışsa bir başka partiden bir belediye başkanı, o elini ayağa kaldırmalara falan, şarlatan bir milletvekili falan… Ne kadar mutlu oluyor. Ben anlamıyorum. Ben öyle adamın yanına yaklaşamam yani. Vallahi yaklaşamam… Yanıma yaklaştırmam. Allah uzak tutsun. Bundan keyif alan bir insan olur mu Sayın Başkanım? Bir ülkenin Cumhurbaşkanı herkesi sevecek. Bana göre Cumhurbaşkanı nedir biliyor musunuz? Adalettir, vicdandır, şefkattir, merhamettir. Bana göre Cumhurbaşkanı, Atatürk'tür. Öfke değildir, nefret değildir, kindar nesil yetiştirmeyi hedefleyen değildir. Sevecek ya, çocukları sevecek, bebeği sevecek bebeği; o bebeği sevecek. Anayı sevecek, kendine oy vereni değil bakın; herkesi sevecek, 86.000.000 insanı sevecek.
Hakkımızda bakın neler demiş? 2019'da biz arkadaşlarımızla verdiğimiz büyük bir mücadeleyle; bütünüyle el konulan sistemler, iptaller... Anadolu Ajansı devreyi kapatmış, gece 11'de İstanbul bir anda afişlerle donatılmış, sanki seçimi kazanmışlar gibi. O ortamda büyük bir mücadeleyle, 13.600 oyla seçimi kazandığımızı YSK ifade etti. Mazbatamızı aldık. Bu ülkenin Cumhurbaşkanı ne dedi biliyor musunuz, kelimesi kelimesine: '13.000-14.000 oy farkla kimsenin kazandım deme hakkı yoktur!' Dedi yahu. Bu kayıtta var Sayın Hakim, bu kayıt da var. Biliyorsunuz; seçim kurullarının başında meslektaşlarınız var, öyle değil mi Sayın Hakim? 1 oyla bile seçim kazanılır, öyle değil mi? 1 oy. Hatta eşitse kura atılır. '13.000-14.000 oy farkla kimsenin kazandım demeye hakkı yoktur!' Bunu hangi akıl diyebilir yahu? Bunu hangi vicdan diyebilir yani? Milletini seven, demokrasiyi seven, demokrasiyi bilinecek tramvay yerine koyan bir akıl ancak bunu diyebilir; seven diyemez. Demokrasiye, adalete saygı duyan diyemez, demez. Rahmetli İnönü gibi, bu ülkeye çok partili sistemi getiren Cumhurbaşkanı gibi alır ceketini yürüyerek evine gider. Binlerce evi var. Hangi evine gideceğini şaşırmazsa, Allah korusun yani! Allah korusun.
Yıl 2021; aynı bakan çıkıyor, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'na yönelik, bana yönelik —2 yıllık belediye başkanıyım— '15.000 kişiyi işten çıkardılar, 45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar' diyor. Yahu bu benim! Peki ne oldu? Devleti sarsacak bir iddiadır bu: '45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar' diye kürsüde, grupta, mikrofonda böyle inanarak bunu söylüyor!
Mesela benim siyasette tek bir duam vardı; 'Allah'ım' derim, 'Kimseye yapamayacağım sözü, yerine getiremeyeceğim vaadi bana dedirtme. Bir de ‘Allah'ım, bana kimseye yalan konuşturtma.' Olur ya şaşarım falan. Yani yalan konuşmamak, her evde anne babanın evladına en birinci tavsiyesidir yahu; yalan konuşmayacaksın. Bir çocuğa anne babanın ilk söyleyeceği şeydir yani. Devleti sarsacak bir iddia: '45.000 terör bağlantılı kişiyi işe aldılar.' Ben! Ve tarihe büyük bir iftiracı olarak geçti. İnanın bazen düşünürken bile kanım donuyor yani. Öyle sinirlendim ki o zaman. Hani bir şarlatan bakan, o zaman bir şeyleri umursamıyordum ama Cumhurbaşkanı yahu! Cumhurbaşkanı. Bir Cumhurbaşkanı her gün iftirada bulunur mu? Yalan ifade kullanır mı? Masumiyeti çiğner mi? Hakaret eder mi?
Ben aday adayıyken kendisini ziyarete gittiğimde, bana 2-3 yerde, 'Makarios'un anıtını yapan kişi' diye hakarette bulundu. Makarios'un anıtını yapmışım! Kıbrıs'ta 2 yıl yaşamış biri olarak! Halbuki ben, Beylikdüzü'nde Yaşam Vadisi'nin içinde, şanlı Türk askerini ve mücahitleri bir arada gösteren, tam 600 metrekarelik alanda Kıbrıs Barış Harekatı'nın meydanını ve anıtını yaptım. Yarışmayla yaptım; seçilen anıtın da hangisinin yapılmasına rahmetli Rauf Denktaş'ın ailesi karar verdi. Orada da koca bir anıt var. Bir köşede de 1960 Londra Antlaşması'nı betimleme yapıyor sanatçı —Allah rahmet eylesin, öldü— orada Fazıl Küçük ve Makarios yan yana imza atarken, Makarios'un yüzü öfkeli ki o masada rahmetli Rauf Denktaş yok ama genç haliyle tasarlanmış, masaya yumruk vuran bir Rauf Denktaş anıtı; şöyle 1 metreye 7 metre. Dedim ki: 'Sayın Cumhurbaşkanı, yani böyle şeyler söylüyorsunuz, bakın anıt budur.' Yani anlattım kendisine. 'Bunu demeyin' dedim yani. Bakın aynen böyle, bunlar önemli şeyler; dün gibi hatırlıyorum. Odada ikimiziz, yan tarafta sandalyede Ali Doğan diye bir özel kalemi oturuyor. Benim özel kalemim de tutuklu, yukarıda hesap veriyor! Duruma bakar mısınız yani? Kalktı yerinde, Allah razı olsun, telefonunu açtı getirdi —benim telefonum yanımda değil, dışarıda bıraktılar— telefonunu açtı, getirdi. 'Sayın Cumhurbaşkanım, Sayın Başkan'ın bahsettiği anıt bu' dedi. Dedim: 'Getirin, getirin.' Böyle parmağımla büyüttüm —büyütmeyi de unuttuk, cep telefonu yok ya içeride— parmağımla böyle büyüttüm. Dedim: 'Sayın Cumhurbaşkanım bakın, şuradaki köşedeki vakayı da bu yani. Bu Beylikdüzü Yaşam Vadisi'ndeki Barış Harekatı nedir, ne için yapılmıştır? Şanlı Türk askeri bir tarafta, mücahitler bir tarafta, ortada Rauf Denktaş.' Belki de Kıbrıs'ta öyle bir anıt yok. Niye? Ben 2 yıl da Kıbrıs’ta okudum çünkü. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti devletine ve o güzel insanlara selam ediyorum. Bana ne dedi biliyor musunuz? 'Ohoo' dedi, 'Sayın Başkan, sen daha neler göreceksin’ dedi bana. Ben de kendisine şunu söyledim: 'Siz benim Cumhurbaşkanımsınız, millet sizi seçti. Siz bunu yapamazsınız. Siz yalanı, iftirayı böyle kullanamazsınız.' Ben bunu adayken yüzüne söyledim.
Yıl 2023; söz... Bakın ne diyor? 'Habis zihniyet, en az teröristler ve darbeciler kadar tehlikelidir' diyor. Bana diyor. 'Habis zihniyet, en az terörist ve darbeciler kadar tehlikeli!' Seçilmiş bir belediye başkanına, milyonlarca insanın oyuyla göreve gelmiş bir kamu yöneticisine; yani sadece bir siyasetçiye değil sadece, 16.000.000 insanın iradesine… Yahu bana karşı 4 defa seçim kaybettin, gene kaybedeceksin! Çünkü bu söz, bu dil, bu memlekette kazanamaz. Kazanamaz. Böyle yargıyla margıyla vesaireyle; geç bunları. Bu ülkenin namuslu, ahlaklı, onurlu, vicdanlı on binlerce hakimi, savcısı var. Bir avuç insan! İsteyen buraya oturur, kendini oraya sığdırır, bilmem; ama bu milletin gönlü, bu milletin vicdanı o diğer bütün namuslu, vicdanlı hakimler savcılara bakar, onu söyleyeyim…
Bir ama hizmetimize devam ettik. Yıl 2023; 'Yeniden İstanbul mücadelenin parolalarından biri olacak' dedi. Biz İstanbul’da yarışıyoruz. Siz bu ülkenin Cumhurbaşkanısınız. Benimle yarışmak istiyorsun illa ki. ‘Gel’ dedim ‘Yarışalım.’ Ne olacak yani? Ne olacak? Önce 13.600 oy, sonra 806 bin. 2024’te oldu 1 milyon 100 bin fark! Milletin iradesi çok önemli. Milletin iradesi, sizi rahatsız edemez. Milletin evlatları sizi rahatsız edemez. Bunu yaşadık Sayın Hakim. ‘30 büyükşehir, 51 il, tüm ilçeler; hepsini alacağız!’ Bunu Cumhurbaşkanı demez. Böyle siyaset olmaz’ İşte CHP aldı, DEM Parti aldı, başka partiler de alsın; vallahi gurur duyarım. Vallahi gurur duyarım yahu! Ben, her gittiğim şehirde o şehrin ama AK Partili ama MHP'li ama DEM Partili ama başka partili belediye başkanını ziyaret etmek istiyorum dedim. AK Partililer korkudan randevu veremedi. Niye? 'Ekrem İmamoğlu ile görüşürsek kıyamet kopar.'
Benim rahmetli dedem de Adalet Partiliydi. Ortağım, Allah rahmet eylesin Hasan Ağa, o da CHP'liydi. Keresteci. CHP'liydi ama o da hafızdır. Dedem onun gibi Kur'an okuyamazdı, bilmezdi. Benim ailemde Milli Selamet Partili var, MHP'li var, CHP'li var, Adalet Partili var; var oğlu var yani.
2024... 'Türkiye'de Cumhurbaşkanı olmak için her şeyden önce dürüst olmak lazım' dedi. İnanır mısınız, ilk defa doğru söz söyledi. Rakibine, sırf rakip diye 'terörist' diye iftira atandan gerçekten bu ülkeye, bırakın Cumhurbaşkanı, yönetici olamaz. Allah'ın bir kuluna karşı bir iftira atmışsam, Allah beni affetsin. Binlerce kez özür diliyorum. Binlerce kez özür diliyorum ama yapmadım.
'Belediyeleri silkeleyin' dedi. ‘Seçimi kaybettim. Belediyeleri silkeleyin' dedi. Paralara bloke kondu ama biz hizmet ürettik. Zorluk çıkarıldı, hizmet ettik. Yargı eliyle Galata Kulesi'ne el koydular. Dün Hatemi Hoca’yı okudum, Ali Yaycıoğlu'nu okudum. Yahu diyor; 'Cenevizlerden kalma kardeşim, bu bir vakıf malı falan değil. Fatih Vakfı'na da ait değil. Ne yapıyorsunuz siz?' dedi ya. Niye? Yetinmediler; şimdi gözlerini Rumeli Hisarı'na, Anadolu Hisarı'na diktiler. Yahu kimiz biz yahu? CHP kim? Bu ülkenin kurucu partisi. Ekrem İmamoğlu kim? Köyüm orada, 40 haneli bir köy. Karadeniz'in bir dağı yani.
Yıl 2025... 'Bizim icraatımızın ulaştığı yerlere senin hayallerin bile ulaşamaz Ekrem' dedi. Onlara cevap vermedim, icraatla cevap verdim. Onun hayal dediğini biz gerçeğe dönüştürdük. Ve insan… Önce insan…İnsana değer; çocuğa, kadına… 19 Mart 2055 sonrası, ‘Gerek diploma, gerekse yolsuzluk, hırsızlık meselesinde yargının iddialarına asla cevap veremiyorlar…’ Bana diyor! Hani TRT'de yayınlanacaktı? Kendi ağzıyla söyledi; 'Sayın Bahçeli demişse doğru demiştir' dedi. Sayın Bahçeli de öyle söyledi. Hani biz kameraların önünde konuşacaktık? Sayın Hakim, tabii ki kurala göre diyorsunuz 'görüntü yok' vesaire ama konuşuldu. Türkiye burayı izliyor. O mahkeme salonunda o iddiaların, o iddianamenin nasıl iftiraname olduğunu, nasıl çöp olduğu tane tane herkes görecek!
Şu 3 haftada bile yaşananlar bir trajedi; böyle bir dosya olmaz. Şimdi bir de ne yapıyorlar? Boca ediyorlar dosyaya. Beyoğlu Belediyesi’ne bir suç uydurdular, bizim dosyaya koydular. Hakim Bey'e dedim ki: 'Sayın Hakim, yani 2.400 küsur gün yapıyor benim hakkımda. Duydum ki bu arkadaşın hakkında 30 küsur yıl yazıyor. Bunu dedim, şimdi ben o 2.400 küsur günün üzerine artı ilave mi edeceğim yoksa artık küsuratlarla ilgilenmeyelim mi?' dedim.
ÖN ÖDEME NEDİR? (TCK 75)
Ceza hukukunda önödeme, uzlaşmaya tabi suçlar hariç olmak üzere sadece adli para cezası yaptırımını içeren suçlarda veya yasa maddesinde belirlenen hapis cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlarda failin belli bir miktar para ödeyerek soruşturma veya kovuşturmanın sonuçlarından kurtulmasını sağlayan bir kurumdur (TCK m.75). Uygulamada, mahkeme veya savcılık tarafından yapılan ödeme önerisine halk arasında "ön ödeme emri" denildiği görülmektedir.
Önödemenin yapılması halinde soruşturma aşamasında kamu davası açılmayarak kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir. Kovuşturma aşamasında ise, önödemenin gerçekleştirilmesi halinde mahkeme tarafından kamu davası hakkında düşme kararı verilir. Önödeme, devlet ile vatandaşın yaptığı bir çeşit suç anlaşmasıdır.
Önödeme önerisi reddedildiği veya süresinde yerine getirilmediği takdirde, soruşturmaya devam edilerek kamu davası açılır. Kovuşturma aşamasında ön ödeme önerisinin reddedilmesi veya yerine getirilmemesi halinde mahkemece kovuşturmaya kaldığı yerden devam edilir.
ÖNÖDEMEYE TABİ SUÇLAR NELERDİR?
Önödemeye tabi suçlar konusunda üç genel kural mevcuttur (TCK m.75/1) :
- Sadece adli para cezası yaptırımını içeren suçlar önödemeye tabidir.
- Kanundaki cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen tüm suçlar önödemeye tabidir.
- Önödeme önerisi yapılan suç uzlaşma kapsamında olan suçlardan olmamalıdır. Suç, sadece adli para cezasını veya cezasının üst sınırı 6 ayı geçmeyen suçlardan olsa bile uzlaşmaya tabi ise faile önödeme önerisi yapılamaz.
Ayrıca, aşağıdaki suçlar ceza miktarları dikkate alınmaksızın önödemeye tabi suçlardandır (TCK m.75/6):
- Hakaret suçu (üçüncü fıkranın (a) bendi hariç, madde 125). Kamu görevlisine hakaret suçu (TCK m.125/3-a) ön ödeme kapsamında değildir.
- Yardım veya bildirim yükümlülüğünün yerine getirilmemesi suçu (TCK md.98/1),
- Genel güvenliğin taksirle tehlikeye sokulması suçu (TCK md. 171),
- Çevrenin taksirle kirletilmesi suçu (TCK 182/1),
- Özel işaret ve kıyafetleri usulsüz kullanma suçu (TCK md.264/1),
- Suçu bildirmeme suçu (278/1-2),
- 6831 sayılı Orman Kanununun 108/1 maddesi.
ÖNÖDEME ÖNERİSİ NASIL YAPILIR?
Savcılık veya mahkeme tarafından öndeme önerisi yapılabilmesi için şu koşulların bir arada bulunması gerekir:
- Soruşturma veya kovuşturma konusu suç öndemeye tabi suçlardan olmalıdır.
- Soruşturma veya kovuşturma konusu suç uzlaşmaya tabi suçlardan olmamalıdır.
- Soruşturma aşamasında, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe bulunmalıdır. Suçun işlendiği yönünde yeterli şüphe mevcut değilse, yani savcılık tarafından kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verilecekse önödeme önerisi yapılamaz.
Suçun önödeme kapsamında olan suçlar arasında yer aldığı anlaşıldığında soruşturma aşamasında savcılık, kovuşturma aşamasında mahkeme tarafından şüpheli veya sanığa önödeme önerisi yapılır.
Önödeme önerisinde aşağıdaki hususların yerine getirilmesi istenir:
- Suçun yaptırımı adli para cezası ise; adli para cezası maktu ise bu miktarı, değilse aşağı sınırının ödenmesi talep edilir.
- Suçun yaptırımı hapis cezası ise; hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için 100 TL üzerinden bulunacak miktarın ödenmesi talep edilir.
- Suçun yaptırımı olarak hapis cezası ile birlikte adli para cezası da öngörülmüş ise; adli para cezasının aşağı sınırı ile hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için 100 TL üzerinden bulunacak toplam miktarın ödenmesi talep edilir.
- Suçla ilgili kanun maddesinde yukarı sınırı altı ayı aşmayan hapis cezası veya adli para cezasından yalnız birinin uygulanabileceği hallerde ödenmesi gereken miktar, adlî para cezasının aşağı sınırı esas alınarak belirlenir.
Savcılık, önödeme önerisi tebliğ ederek soruşturma giderleri ile birlikte tebliğden itibaren 10 gün içinde belirlenen miktar ödendiği takdirde kamu davası açılmayacağını şüpheliye bildirir. Aynı şekilde soruşturma aşamasında yapılmamış olmak şartıyla, kovuşturma aşamasında mahkeme de önödeme önerisi yapabilir. Önödeme önerisinde belirlenen miktar ödendiği takdirde şüpheli hakkında kamu davası açılmaz, sanık hakkında açılan kamu davası hakkında ise düşme kararı verilir.
Taksirli suçlar hariç olmak üzere, önödeme uygulanarak kovuşturmaya yer olmadığına veya kamu davasının düşmesine karar verildiği tarihten itibaren beş yıl içinde önödemeye tabi bir suçu tekrar işleyen faile bu fıkra uyarınca teklif edilecek önödeme miktarı yarı oranında artırılır.
Özel kanun hükümleri gereğince işin soruşturma yapılmadan doğrudan mahkemeye intikal etmesi halinde de fail, hakim tarafından yapılacak önödeme önerisi ile saptanacak miktardaki parayı yargılama giderleriyle birlikte ödediğinde kamu davası düşer.
Cumhuriyet savcılığınca madde kapsamına giren suç nedeniyle önödeme işlemi yapılmadan dava açılması veya dava konusu fiilin niteliğinin değişmesi suretiyle madde kapsamına giren bir suça dönüşmesi halinde de mahkeme tarafından ön ödeme önerisi yapılabilir.
Hemen belirtelim ki, soruşturma veya kovuşturma aşamasında yapılacak önödeme önerisi Tebligat Kanunu hükümleri uyarınca yapılmalıdır. Usulüne uygun yapılmayan tebligat, yani “usulsüz tebligat” önödeme önerisinin yapılmamış sayılmasına neden olur. Soruşturma aşamasında yapılan önödeme ihtarının usulüne uygun olmadığının anlaşılması halinde de, dosyada biçimsel açıdan bir önödeme ihtarı bulunmasına rağmen, kovuşturma aşamasında mahkeme tekrar önödeme ihtarı yapabilir.
ÖNÖDEME USULÜ VE ŞARTLARI
Önödeme, uzlaşma dışında kalan ve sadece adli para cezası veya hapis cezasının üst sınırı üç ayı aşmayan ceza öngörülen suçları işlediği iddia edilen fail bakımından, kanundaki usullere göre belirlenen bir miktar paranın Devlet hazinesine ödenmesi ile kamu davasının açılmamasını veya açılmış olan davanın düşmesi sonucunu doğuran, devlet ile bireyin uzlaşması olarak nitelendirilebilecek bir kurumdur.
Müessese, tamamen işlendiği iddia olunan fiilin karşılığını oluşturan yaptırımın azlığı sebebiyle, devletin soruşturma ve kovuşturma safhalarında maddi gerçeğe ulaşmak adına yapacağı masraflar ile şüpheli ya da sanığın kendisini savunmak adına harcayacağı zaman ve giderler gözetildiğinde, sorunu sulh yoluyla çözmenin her iki taraf açısından daha ekonomik olduğu gerçeğine dayanır.
Yargıtay'ın 11.04.1983 tarih ve 2/2 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı'nda önödemenin, ikili bir hukuki niteliğinin bulunduğu, soruşturma safhasında uygulandığında (dava şartı olarak) muhakeme hukukuna ait bir kurum olduğu, buna karşın kovuşturma başladıktan sonra tatbik edildiğinde (davanın düşmesi sonucunu doğurduğundan) ceza ilişkisini sona erdiren maddi ceza hukukuna ait bir müessese olduğu kabul edilmiştir.
Önödemenin koşulları ise, önödeme kapsamına giren bir suçun bulunması, suçun uzlaşma kapsamında bulunmaması, suçun işlendiği hususunda yeterli şüphe olması ve belli bir miktar paranın Devlet hazinesine ödenmesidir.
TCK'nın 75. maddesinde, cezanın türüne göre ödenmesi gereken para miktarı, dört farklı şekilde gösterilmiştir. Buna göre, kanun maddesinde suç karşılığı olarak; yalnızca adli para cezası öngörülmüş ve bu miktar maktu olarak belirtilmiş ise bu miktarın, maktu değil ise aşağı sınırının (m. 75/1-a), yalnız hapis cezası öngörülmüşse, hapis cezasının aşağı sınırının karşılığı olarak her gün için yirmi Türk Lirası üzerinden bulunacak miktarın (m.75/1-b), hapis cezası ile birlikte adli para cezası öngörülmüş ise, hapis cezasının aşağı sınırınınkarşılığı olarak her gün için, yirmi Türk Lirası üzerinden bulunacak miktar ile adli para cezasının aşağı sınırının (m.75/1-c), hapis cezası ve adli para cezası seçimlik olarak öngörülmüşse, adli para cezasına göre belirlenecek miktarın (m.75/4), soruşturma giderleri ile birlikte, Cumhuriyet Savcılığı'nca yapılacak tebligat üzerine on gün içinde ödendiği takdirde, kişi hakkında kamu davası açılmayacaktır.(m.75/1)
Özel kanun hükümlerinde işin doğrudan mahkemeye intikal etmesi, önödeme işlemi yapılmadan dava açılması ya da dava konusu fiilin niteliğinin değişmesi suretiyle önödeme kapsamına giren bir suça dönüşmesi halinde de önödeme hükümleri uygulanacaktır.(m. 75/2,3)
Fail hakkında, birden fazla suç bakımından önödemenin uygulanacağı hallerde, önödeme ihtarında her suç için öngörülmüş olan ceza miktarı ve yargılama giderleri üzerinden hesaplanan miktar ayrı ayrı gösterilmelidir. Ödeme ihtarında, bizatihi toplam ödeme miktarının gösterilmemesi gerekir.
Suçun zincirleme şekilde işlendiği hallerde, bu gerekçeyle para cezasında artırım yapılarak veya suçun teşebbüs aşamasında kaldığından veya yaş küçüklüğü bulunduğundan bahisle de ödenecek para miktarında indirim yapılarak önödeme ihtaratı yapılmasına olanak bulunmamaktadır. (Ceza Genel Kurulunun 17.03.1998 gün 372/90 sayılı kararı)
Adli para cezasının maktu olduğu hallerde, bu miktar ödemeye esas alınır. Adli para cezasının alt ve üst sınırları gösterilmiş ise, alt sınır ödemeye esas alınacaktır. Kanun maddesinde, alt ve üst sınırının belirtilmediği ya da yalnızca üst sınırının gösterildiği hallerde, alt sınır TCK'nın 52/1. maddesine göre belirlenecek ve bu halde ödeme miktarı beş gün olarak tespit edilecektir.
Adli para cezasına ilişkin miktarın ödenmesinde, aşağı sınırdan ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek gerekir. Zira, iki aşamalı olan gün para cezası sisteminde, ilk olarak birim gün sayısı belirlenmekte, daha sonra bu sayı, bir gün karşılığı olarak belirlenecek para miktarı ile çarpılmaktadır. Bu durumda, önödeme miktarı belirlenirken, hem birim gün sayısının alt sınırı, hem de bir gün karşılığı uygulanacak para miktarının alt sınırı (yirmi Türk Lirası) göz önünde bulundurularak hesaplama yapılması gerekir (Yargıtay 19. Ceza Dairesi 2016/4723 E. , 2017/8815 K.).