9,5 yıldır cezaevinde bulunan Figen Yüksekdağ kardeşinin cenaze törenine katıldı
9,5 yıldır cezaevinde bulunan Figen Yüksekdağ kardeşinin cenaze törenine katıldı
İçeriği Görüntüle

Timur Soykan, bir konuşmasında gazeteciliğin ne olduğunu açıklarken “gerçekleri yazmakla yükümlüyüz” diyor. Burada gazetecinin gönüllü olarak üstlendiği bir sorumluluk bilincinden ve meslek etiğinden bahsedilmektedir. Soykan bununla elbette soyut bir “gerçek partizanlığını”, veya “gerçek tekelciliğini” kastetmiyor. Çok uzun zamandan beri basından ve genel olarak medyadan yasamanın, yürütmenin, yargının yanında “dördüncü güç” olarak bahsedilir.

Soykan, burada söz konusu olan dördüncü gücü kastediyor. Gazeteci “dördüncü gücün” bir üyesidir. Dördüncü güç ne yapıyor? Bunu bir sonraki cümlesinde açıklıyor Soykan. Gazeteci “halk adına, kamu adına siyasal iktidarı denetler” diyor. Gazeteci alışılmış olduğumuz anlamda bir denetçi değildir elbette. Bunu ülkemizde en iyi yapan gazetecilerden biri Abdi İpekçi’ydi, diğeri Uğur Mumcu. Siyasal iktidarı halkın çıkarları için en iyi denetleyen gazetecilere en iyi son örneği Merdan Yanardağ oluşturuyor.

Gazeteci, siyasal iktidarın icraatlarını gözlemler ve bunları konuya dair geniş araştırmalarına dayanarak bir bakışa ve yönteme göre halka, kamuoyunun dikkatine sunar. Söz konusu bakış, halkın çıkarını temel alır. Gazetecinin dünyayı görüşünü halkın çıkarları belirler. Yöntem, olguları birbiriyle ilişkili bir düzen içinde sunmayı mümkün kılar. Bu bakımdan gazeteci felsefeyle ve bilimlerle içli dışlı olmak zorundadır. Başvurduğu yöntemsel “araç” sayesinde, aksi durumda anlamsız gibi yan yana duracak olan olgular halkın çıkarı açısından bir anlam ifaden sistematik bütünlüğe kavuşur. Olayları ve olguları halkın çıkarına göre bir anlam içeren bir forma sokup sunmak böyle olur.

Halka sunulan gerçekler böylece halka siyasal iktidarın icraatlarını kendi çıkarı açısından, yani halkın yaşamını iyileştirip iyileştirmediği bakımından değerlendirme olanağı sunar. Bu bakımdan gazeteci halka, manipülasyonlardan arınmış kendi bağımsız fikrini oluşturma ve siyasi iktidarın icraatları konusunda kendi özgür kararını vermesi için gerekli olanağı da yaratmış olur.

Eş deyişle gazeteci halkın özgürlüğüne yeminlidir. Bu, gerçeğe sadakat ile eş anlama gelmektedir. Bir gazeteciden de evrensel ahlaki normlara göre beklenen de budur. Gerçeğe sadakat. Bu ödevin içeriği insan onurunu korumaktır. Öyleyse gazetecilik, bilgiyi ortaya çıkarıp sunmakla, halkın çıkarlarını ilgilendiren olayları araştırıp haber yapmakla uğraştığı için en yüksek derecede etik bir edimdir, son derece ahlaki bir meslektir. Buna göre örneğin Merdan Yanardağ’a karşı yapıldığı gibi bir gazeteciyi ajanlıkla suçlamak, onun ahlaki kişiliğine ve insanlık onuruna saldırmak demektir. Aslında eş anlama gelen ahlaki kişilik ve onur, insanı ayakta tutan, yaşam gücü veren ve insanın yaşamına anlam kazandıran tek dayanağıdır. Gazetecinin gerçeği yazmadan ahlaki bir kişilik geliştirmesi mümkün değildir.

Antonio Gramsci, basını siyasal iktidarın toplum içinde dayanaklarını oluşturan sütunlardan birisi olarak tanımlar. Siyasi iktidar basına ve medyaya kendi isteklerine göre şekillendirmek ve kontrol etmek ister. Kendi çıkarlarının halkın çıkarlarıyla örtüşmediğini bilen siyasal iktidar halkın özgür karar vermesini ve doğal olarak gazetecinin gerçekleri yazmasını istemez. Bu nedenle gazetecilik alanı da Immanuel Kant’ın tabiri ile kıran kırana bir kavga alanıdır. Eğer siyasi iktidar bazı gazetecileri hukuka ve vicdana aykırı bir şekilde tutuklatıyorsa, bununla kendisinin isteğine göre davranan gazetecilere üstünlük sağlamak içindir.

Ama o zaman sormak gerekir. Halk tarafından seçilen siyasi bir iktidar halkın özgürlüğünden niye çekinir, halkın özgürlüğünü neden istemez? Bu da elbette halkın kendisinin yanıtlaması gereken bir sorudur. Bu soru halkta kesin yanıtını buluncaya kadar gazeteciye Uğur Mumcu’nun ünlü dizelerinde ifade edildiği gibi “ey halkım unutma bizi!” demek kalıyor.