Son dönemde iktidara yakın bazı çevrelerin, ekonomideki neredeyse tüm sorunları emeklilerin aldığı maaşlara bağlayan açıklamalarını üzülerek, aynı zamanda kızarak ama şaşırmadan izliyoruz. “Emekliler olmasa ekonomi şahlanırdı” tonundaki bu söylem, emekli olmayı adeta bir suç gibi göstermeye kadar varmış durumda.
Şaşırmıyoruz. Çünkü yaklaşık çeyrek asra yaklaşan bir iktidar pratiğinin bize öğrettiği siyaset tarzı nettir. Sorumluluğu asla üstlenme, hatayı mutlaka başkasına yükle ve her soruna bir bahane üret. Yoksulluğa ve enflasyona öyle bahaneler bulundu ki, bir noktada “elimizde S-400’ler var” dahi gerekçe olarak sunulabildi. Bir başkası ise, Nasrettin Hoca’nın diken ektiği ve dikenlere takılan koyunların yününü biriktirip ip yaparak borcunu ödeyeceğini anlattığı fıkrayı hatırlatırcasına “Gabar’dan petrolü bekleyin” diyebildi. Bekleyin… Ölme eşeğim ölme, bahara sana yonca biçeceğim.
Bir kesimin hak ve adalet talep etmesi ne haksızlık ne de hukuksuzluktur. Bir hukuk devletinde asıl sorun, hak talebinin “ayıp”, “popülizm” ya da “ekonomiyi batıran bir istek” gibi sunulmasıdır. Emeklilikte Yaşa Takılanlar (EYT) tartışması, bu çarpıtmanın en tipik örneklerinden biridir.
Türkiye’de sosyal güvenlik sistemi tarihsel olarak parçalı ve geç oluşmuş bir
sistemdir. Sanayileşmenin ve işçi sınıfının sınırlı gelişimi nedeniyle sosyal sigorta uygulamaları ancak 1940’ların ortasında işçiler için (SSK), 1940’ların sonunda memurlar için (Emekli Sandığı) ve 1970’lerde esnaf için (Bağ-Kur) kurulabilmiştir. Bu üç ayrı yapı ancak 2008 yılında tek çatı altında birleşmiştir. Bu birleşme, kuşkusuz doğru bir adımdı. Ancak sosyal güvenlik sorununun son yirmi dört yılının neredeyse tamamı tek bir siyasi iktidar döneminde yaşanmış olmasına rağmen, sistem hâlâ köklü ve sürdürülebilir bir çözüme kavuşamamıştır.
Bunun temel nedeni, sosyal güvenlik meselesine hiçbir dönemde bilimsel ve ilkesel yaklaşılmaması; konunun kısa vadeli siyasi çıkarlar ve seçim hesapları çerçevesinde ele alınmasıdır. Emeklilik, toplumsal refahın bir unsuru olmaktan çok, iktidarların dağıttığı bir ulufeye dönüşmüştür. Geçmiş dönem prim borçlarına çıkan aflar ve yapılandırmaların sayısını hatırlamak mümkün değildir. Alan memnun, satan memnun. Türkiye’nin uzun vadeli geleceği ise kimsenin önceliği olmamıştır. Ne vatandaşın ne hükümetlerin.
Bu alandaki ilk ciddi yapısal müdahale 1999 yılında DSP-MHP-ANAP koalisyonu
döneminde yapıldı. 8 Eylül 1999’da yürürlüğe giren 4447 sayılı Kanun ile Türkiye’de emeklilik sistemi köklü biçimde değiştirildi. Daha önce memurlar için hizmet yılına, diğer sigortalılar için prim gününe dayalı sistem, yaş şartına bağlandı. Her ne kadar kademeli geçiş öngörülse de emekliliğini planlamış milyonlarca kişi için bu düzenleme ciddi bir mağduriyet yarattı.
İşe girdiklerinde kendilerine vaat edilen şartlardan daha ağır koşullarla karşılaşan bu insanların, ilk vaat edilen şartlarla emekli olmayı talep etmesi en doğal haklarıdır. EYT’lilerin talebi, sonradan ağırlaştırılan koşullara itiraz etmekten ibarettir. Bu talep hem hukuken hem de ahlaken meşrudur. Bir kişiye “şu prim gününü doldurduğunda emekli olacaksın” deyip yıllar sonra vazgeçtik, yaş şartı getirdik” demek, açık bir kazanılmış hak ihlalidir.
Nitekim bu sorun, 3 Mart 2023 tarihinde yürürlüğe giren 7438 sayılı Kanun ile giderildi ve yaş şartı kaldırıldı. Bu düzenleme, aslında geçmişte yaratılmış bir adaletsizliğin geç de olsa düzeltilmesidir. Dolayısıyla bugün yapılması gereken, emeklileri suçlamak değil; bir hak ihlalini ortadan kaldırmış olmanın sorumluluğunu taşımak, hatta bundan övünç duymaktır.
Ancak sorun burada bitmemiştir. 8 Eylül 1999 sonrası sigortalı olanlar için yaş şartı hiçbir geçiş kademesi olmadan uygulanmıştır. Böylece sadece bir gün farkla, iki grup arasında yaklaşık 17 yıllık emeklilik farkı ortaya çıkmıştır. Aynı okuldan mezun iki kişi, aynı işe başlasa; biri 8 Eylül’de sigortalı olduğu için 43 yaşında emekli olabilirken, diğeri 9 Eylül’de sigortalı olduğundan 60 yaşına kadar çalışmak zorunda kalabilmektedir. Bu durumun hakkaniyetle bağdaşmadığı açıktır.
Bu nedenle EYT sonrasında “emeklilikte adalet” talebi ortaya çıkmış ve Emeklilikte Adalet Derneği (EMADDER) çatısı altında örgütlenmiştir. Bu kesim doğrudan erken emeklilik değil, yaş uygulamasının kademeli ve öngörülebilir biçimde düzenlenmesini talep etmektedir. Bu talep, sosyal devlet ilkesine ve hakkaniyete son derece uygundur.
Bugün gelinen noktada sosyal güvenlik sistemindeki sorunların sorumluluğu ne
emekli olmuşlara ne geçmiş hükümetlere ne de muhalefete yüklenemez. Sistemi yirmi dört yıl boyunca yöneten siyasi iktidarın sorumluluğu tartışmasızdır. Bu süre Türkiye’deki sosyal sigorta kurumunun üçte birine denk gelmektedir. Başka bir anlatımla 75-80 yıllık bir uygulamanın son üçte biri sadece bu iktidar dönemindeki kararların sonucudur. Üstelik EYT konusunda açık bir siyasal tutarsızlık da yaşanmıştır. “Seçimi kaybetsek bile EYT çıkmayacak” denmiş, seçim sürecinde ise düzenleme yapılmış, ardından emekliler ekonomik sorunların sorumlusu ilan edilmiştir. Bu yaklaşım, siyasi iktidarın kendi tercihlerini topluma fatura etmesidir.
Hatta iktidarda kalmanın Türkiye ekonomisinden ve Türkiye’nin geleceğinden daha önemli olduğunun açık itirafıdır.
Yapılması gereken bellidir. Öncelikle prim gününe göre adil maaş sistemi
kurulmalıdır. 3600 gün prim ödeyen ile 9000 gün prim ödeyen kişinin aynı maaşı alması kabul edilemez. Daha çok prim ödeyenin daha az maaş aldığını gösteren örnekler vardır. Bu adaletsizlik, kolaylıkla giderilebilir. Statüler arası eşitsizlikler de giderilmelidir. 2008’de kurumsal birleşme yapılmışken, maaş adaletsizliklerinin devam etmesi sosyal devlet anlayışıyla bağdaşmaz. Örneğin
Bağ-Kur emeklisi bir esnafın, yanında çalışan işçiden daha düşük emekli maaşı
alması açık bir adaletsizliktir, hakkaniyetsizliktir.
1999-2008 arası sigortalılar için ise kademeli geçiş modeli oluşturulmalıdır. Bu tür düzenlemeler, siyasi irade olduğu takdirde kısa sürede yapılabilecek teknik
düzenlemelerdir.
EYT tartışması aslında daha geniş bir siyasi yaklaşımın yansımasıdır. Halk-elit
karşıtlığı üretmek, milliyetçi ve güvenlikçi söylemlerle ekonomik sorunları
perdelemek, dini ve kültürel değerleri siyasallaştırmak; bunların hiçbiri emeklilerin değil, siyasal iktidarın kullandığı araçlardır. Yani popülizm ile itham edilecek olan emekliler değil, bizzat iktidarın kendisidir. Bugün yapılan ise klasik bir kriz yönetimi refleksidir. Krizin faturasını en zayıf halka olan emekliye kesmek. Oysa asıl ahlaki sorun, hak arayan insanların suçlanmasıdır.
Sorulması gereken doğru sorular şunlardır:
Bütçeyi emekli maaşları mı zorladı, yoksa garanti ödemeli mega projeler mi? Kur korumalı mevduat uygulaması mı? Gerçek sorun, uzun süredir uygulanan neoliberal politikalarla kamusal hizmet anlayışının zayıflatılmasıdır. Eğitim ve sağlık giderek piyasalaştırılmış; yurttaş, hak sahibi olmaktan çıkarılıp müşteri konumuna itilmiştir. Bu sistemde şirketler güçlenmiş, sosyal devlet zayıflamıştır. Emekliye yönelik “yük” söylemi de bu zihniyetin ürünüdür.
Bu yazıyı popülizm ve demagojinin gücünü gösteren küçük bir anekdotla bitirmek yerinde olur.
Birkaç yıl önce Sosyal Güvenlik Haftası kapsamında verilen bir yemekte, yanımdaki SGK personeline SGK başkanının adını sordum. Kimse hatırlayamadı. Ben de şaka yollu şöyle dedim: “Yahu, 30 yıl önce SSK genel müdürlüğü yapanın adını sorsam hemen bilirsiniz.” Gülüştük. “Se-se-ka-yı Kılıçdaroğlu batırdı!” sözü yıllarca siyasi polemik malzemesi yapıldı durdu. Normal olan, kurum personeli dışında kimsenin bürokrat isimlerini bilmemesidir.
Bugün SGK devasa açık içinde. Yarın biz hiçbir SGK başkanının adını hatırlamayacağız. Eğer siyasette gerçek bir arınma olursa, kimse artık “falanca bürokrat SGK’yı batırdı” polemiği yapamayacak. Hepimiz biliyoruz ki; bürokratlar, siyasetin aldığı kararların uygulayıcısıdır. Bir uygulama bürokratın adıyla değil, o dönemin hükümetinin adıyla anılır. Keşke 24 yıl iyi değerlendirilseydi ve iş “Se-se-ka-yı Kılıçdaroğlu batırdı!” polemiğine; “bu kadar emekli olmasa emekli maaşları da iyi olurdu” demagojisine; “biz olmasak emekli maaşları bile ödenmez” ajitasyonuna kalmasaydı.
Sosyal güvenlik meselesi tarihsel olarak bir başarısızlık alanı oldu. Anayasayı ihlal etmeyi bile sorun etmeyecek ölçüde güçlü ve neredeyse çeyrek asırlık tek parti iktidarı bile bu alanda kalıcı bir çözüm üretemedi — ya da üretmek istemedi.
Son söz, EYT bir haktır.
Emeklilikte adalet talebi hakkaniyettir.
Emekliler üzerinden demagoji üretmek ise kötü niyettir.