Televizyonda şiddet içeren yapımlarla ilgili sıkıntılar yeni değil. Otuz yıl önce de tartışılıyordu. Öyle tartışılıyordu ki Reklamverenler Derneği “Televizyonda Şiddet ve Çözüm Önerileri” başlığıyla panel bile düzenlemişti. TV programlarında o dönemde şiddet içeren dizilerden çok dram-komedi türünde diziler vardı. Şiddet, gösterilen filmlerle sınırlı gibiydi.
Bir televizyon yöneticisinin paneldeki “Acaba durum bu kadar vahim mi? diye başlayan şu sözlerini hatırlatayım. “Yine bir incelemede (?) yer aldı gibi TV programlarındaki şiddetin çocuklar üzerindeki etkileri izlenirken olumsuzluklarla çok fazla uğraşmak, bazı olumlu etkileri yeterince değerlendirmekten uzaklaştırabilir… Eğer çocuklar TV’de sadece iyi davranan, devamlı gülümseyen, sadece iyi ve güzel şeyler yapan insanlar görseler, olumsuzlukları tanıma ihtiyaçlarını gideremezlerdi… şiddet içeren olaylara da haberlerde veya bazı programlarda yer vermek toplumda var olan bir olguyu ekrana getirmek şiddet yanlısı yayın yapma anlamına gelmemelidir.”
Panelistlerin hemen hepsi, belki farkına varmadan, yukarıdaki konuşma gibi, aslında reytingi gözetiyorlar. Hatta seyirciye akıl da vermişler, televizyonun kapama düğmesi olduğunu hatırlatmışlar. “Kısa (asla değil) bir reklam arası” anonsu ya da jenerikle kesilen programları taşıyan da reklamlar oluyor.
Kısa bir ara verelim ve geçmişe bakalım. Üzerindeki düğmesinin kullananında olduğu fotoğrafın ortaya çıkışı 1800’lerin ilk yarısına kadar uzanır. Bu fotoğraflar donanımların ilkelliği nedeniyle cephede çatışmalar yerine asker portrelerini, askerleri, siperleri, karargâhları çekmekle yetinir. Sonra donanım yoksunluğu canlandırma fotoğraflarına yönlendirir. Ve vahşet, Amerikan İç Savaşı’nda, cesetlerin görüntülenmeye hatta dramatik etki amacıyla yerleştirilmelerinin başlanmasıyla okuyucuya ulaşır. Ölüm, vahşet cisimlendirilir Savaş albümleri yapılır. İlk iliştirilmiş fotoğrafçı İngiliz birlikleriyle çalışır. 20. yüzyılda, 35 milimlik fotoğraf makineleri sayesinde şiddet görüntüleri haftalık Amerikan dergileri ile geniş kitleye ulaşır: “Life’ın makinesi İspanyol Savaşı’nı daha önce hiçbir makinenin yakın olmadığı kadar yakınlaşıyor.”
Fotoğraf makinesinin ağırlıklı olarak yerini alan canlı resimler yani filmlerdir. Özellikle savaşlardaki görüntüler sinemalarda ana filmden önce haber filmi olarak seyirciye sunulur. Hepsinde ana tema, “kahraman askerler, düşmanı nasıl yendi” üzerine kuruludur. Savaş sonra beyaz perdede yerini alır. Savaş karşıtı birkaç örnek dışında Amerikan askerleri, Nazileri perişan eder. Derken Vietnam Savaşı patlatılır. Bu kez şiddet görüntüleri televizyonlar aracılığıyla insanların oturma odasına kadar girer.
Teknoloji bu, yerinde durmaz. Video çıkar ortaya. Filmler de oturma odasındadır. Çocuklar bir başka boyuta geçer. Video oyunları 80’lerle birlikte sanki onları esir alır. Mesela Wolfenstein’da, “kahramanımız” Nazileri yok eder. Counter Strike’da nişancıdır kahraman, Call of Duty ya da Battlefield’deki gibi. Yaralanma veya ölmeyi bir kırmızı çubuk belirler sadece. Silah çeşidi ve cephanenin durumu yeşil çubuktadır. Çocuklar, sinema filmlerindeki şiddetle pasif seyirci olarak karşılaşırken, video oyunlarıyla artık şiddetin aktif oyuncularıdır. Öldür tuşuna şevkle basılır. 23 Nisan’da da.
Bilgisayarı, telefonu bir kenara koyalım, televizyonu açalım. Kaçacak odaları yoksa çocuklar büyükleriyle televizyon seyredecektir prime time’da. İstanbul’dan Türkiye’nin kuzeyinden güneyine, mafyatik tiplerin, toprak ağalarının hiç yenilmediği hep kazandığı dizileri. Şarjörlerindeki kurşunlar bittiğinde ki şarjör yedi değil bir adettir, mutlaka kurtarılacak ya da kurtulacaklardır. Güvenlik güçlerinin müdahalesi sınırlı kalır nedense. Kuşak programlarında ise çizgi filmlerin yarattığı korku-şiddet ortamından kurtulduğunu sanan çocuk, sunucunun; hafiye, polis, savcı veya hâkim olduğu programla karşı karşıya kalır. Yayın politikasına ters daha doğrusu iktidara ters laf etmeye cüret eden konuk azarlanır. O bölüm kesilir.
Araya giren reklam süresince, teyzeler ve dayıların yorumu, kahramanın kahramanlığı yetmezse mazoşist sevgilisinin tavırları üzerinde olacaktır. Çocuk susup oturmalıdır, büyüklerin sözlerine müdahale etmemelidir. Kitleyi televizyon başında toplayıp, pasifleştiren dizilerin yapımcılarının ödülü de vardır elbette. Reklamlar. Her televizyonda aynı anda başlayan. Marka marka yataklar, beş yıldızlı gökdelen konutlar, bankalar, mücevherler, e-otomobiller, yiyecekler, içine yerleştirilmesi unutulmuşsa son teknoloji süpürgeler ve tabii ki deterjanlar. Prof. Dr. Nurdoğan Rigel’in tespitiyle, sonuncusu adeta ekrana sıçrayan kanı temizlemek için.
Ekrana sıçrayan kan sadece dizilerde olsa ne iyi. Haberlerde de var. Gazeteci, yazar, ombudsman Faruk Bildirici haberlerdeki şiddetle ilgili yazısında, bir güvenlik görevlisinin bıçaklanması görüntüsünün defalarca tekrarlanmasının (beş kez), şiddetin travmatik etkisini artırdığına işaret ediyor: “Bu şiddet görüntülerinin böyle tekrarlanarak yayımlanması şiddeti olağanlaştırıyor, örnek oluşturuyor; muhtemelen şiddetin artmasına da katkıda bulunuyor.” Üçüncü sayfa haberleriyle işgal edilen “haber bülteni, şiddet pornografisine dönüşüyor” diyor.
Şiddet pornografisi, vahşet zevki, dijital tatmin, adına ne derseniz deyin, okul cinayetlerinin yeni farkına varılması, milli beka meselesi diye ilan edilmesi önemli bir adım sayılabilir. Sosyal medya ile ilgili yasakların da 15 yaş altı için uygulanması çabaları ilk bakışta yararlı gözüküyor. Peki, 16 yaşındaki çocukları motosiklet ehliyeti alabildikleri için büyümüş mü sayıyoruz?
En azından okul duvarları içinde bulunan çocuklar için sabun, hijyen benzeri konularda olduğu gibi görev velilere düşmüş görünüyor. İstanbul’daki bir okulda, velilerden turnike ve metal detektör için en az 2 bin lira istenmiş. Öğrencilerin okul girişi saptanarak velilere fotoğraf olarak gönderiliyormuş. Ücret varsa belirtilmemiş. MEB’le İçişleri Bakanlığı arasında imzalanan protokole göre, 55 bin okula emniyet birimlerince izlenecek kameralar konulacakmış. Bütçesi, enflasyondan “Ah bu depremler, ah bu Trump olmasa” gibi yaklaşımlarıyla bildiğimiz, eski bakanı kıskandırırcasına Türkçemize kattığı “miyopik” kelimesiyle bizi tanıştıran Sir Şimşek’e giderse geçer mi, tahmini zor. Güvenlik için personel istihdamı da ayrı bir sorun. Ama kendini “sorumlu hisseden” özel güvenlik kuruluşları internet sitelerinde okulların nasıl korunması gerektiğine ilişkin yayına başladı bile. Kendilerini “Neden biziz?” diye birazcık överek. Üniversitelerdeki güvenlikçilerin tavırları asla aklınıza gelmesin.
Okullarla bağlantılı sosyal medya yasası, Feti Yıldız’ın gazeteciler tutuklanmayacak özdeyişiyle anılan Dezenformasyon Yasası’na omuz mu verecek bekleyip göreceğiz. Meclis’te, okullarda meydana gelen olaylar ile çocukların dijital ortamlarda karşılaştıkları risklerin tüm yönleriyle ele alınarak araştırılması amacıyla Araştırma Komisyonu kurulması kabul edildi. Komisyon toplam üç ay çalışacakmış. 22 üye henüz belirlenmemişti bu yazı hazırlanırken. Meclis tatile girmeden üyeler belli olsa, rapor da hazırlanabilse bari. Meclis Dijital Mecralar Komisyonu’nun başına gelen gibi olmasa, ana muhalefet partisinin iddiasına göre, toplantı yapılmış gibi gösterilmese.
Not: Türkiye’nin en büyük medya grubu TMSF, TELE1’i 28 milyona satacak. Genel Yayın Müdürü Merdan Yanardağ’ın açıklaması önemli: “Hepimizin alın terini, emeğini, akıl ve irade ile yarattığımız değeri yok pahasına yandaşa transfer etmek istiyorlar.”