Düzenin Sınırlarında Sıkışmak

Türkiye’de mevcut ekonomik ve siyasal düzen, yalnızca aktör değişimleriyle açıklanamayacak kadar derin bir yapısal süreklilik göstermektedir. Bu sürekliliğin kökleri, 12 Eylül 1980 Darbesi sonrasında inşa edilen yeni ekonomik ve kurumsal düzende yatmaktadır. Turgut Özal’ın uygulanan politikalarla birlikte Türkiye, küresel sermaye ile daha yoğun biçimde entegre edilmiş; ancak bu entegrasyon üretim temelli değil, büyük ölçüde finansal bağımlılık üzerinden gerçekleşmiştir.

Bu süreçte “devletin küçültülmesi” adı altında kamu iktisadi yapıları zayıflatılmış, üretici kesimler işçi, çiftçi ve sanayici ekonomik sistem içinde geri plana itilmiştir. Buna karşılık, finansal aracılar, rant gelirleri ve spekülatif kazançlar giderek daha belirleyici hale gelmiştir. Böylece üretimden ziyade, kaynak aktarımı ve bölüşüm mekanizmaları üzerinden şekillenen bir ekonomik yapı ortaya çıkmıştır.

Yolsuzluk ve rant ilişkileri, bu yapının istisnai değil, giderek sistematik bir unsuru haline gelmiştir. Kamu kaynaklarının dağıtımında şeffaflık ve hesap verebilirlik ilkelerinin zayıflaması, belirli çıkar gruplarının ekonomik ve siyasal güç kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu durum, ekonomik rekabetin niteliğini bozarken, toplumsal adalet algısını da aşındırmaktadır.

Kapitalist sistemin klasik işleyişinde gelirler kâr, ücret, faiz ve rant arasında bölüşülürken; günümüzde finansallaşmanın etkisiyle faiz ve rant gelirlerinin ağırlığı artmıştır. Karl Marx’ın üretim dışı gelirler olarak eleştirdiği bu unsurlar, modern ekonomilerde daha merkezi bir konuma yerleşmiştir.

Sonuç olarak Türkiye’deki mevcut düzen, üretim odaklı bir kalkınma modelinden ziyade, finansal akımlar, rant dağılımı ve siyasal bağlantılar üzerinden şekillenen bir yapıya işaret etmektedir. Bu yapının sürdürülebilirliği ise hem ekonomik kırılganlıklar hem de toplumsal eşitsizlikler açısından ciddi tartışmalar doğurmaktadır.

Son söz olarak, Türkiye’de demokrat-cumhuriyetçi sermaye çevrelerinin demokrasi ve özgürlük mücadelesine aktif biçimde destek vermesi bir tercih değil, zorunluluktur. Bu süreçten uzak durmak, yalnızca toplumsal alanı değil, bizzat kendi hareket ve varlık alanlarını da kaçınılmaz biçimde daraltacaktır.

Yürü Bre Hızır Paşa

Yürü bre Hızır Paşa
Senin de çarkın kırılır
Güvendiğin padişahın
O da bir gün devrilir
Nemrut gibi Anka n'oldu
Bir sinek havale oldu
Davamız mahşere kaldı
Yarın bu senden sorulur
Şah'ı sevmek suç mu bana
Kem bildirdin beni Han'a
Can için yalvarmam sana
Şehinşah bana darılır
Hafid-i Pelgamber'im has
Gel Yezid Hüseyn'imi kes
Mansur'um beni dara as
Ben ölünce il durulur
Ben Musa'yım sen Firavun
İkrarsız Şeytan-ı lain
Üçüncü ölmem bu hain
Pir Sultan ölür, dirilir
Pir Sultan Abdal