Bu ülkede kimsenin mülkiyetinin güvencesi yok. Kapitalizmin en kutsal ve olmazsa olmaz ilkesi olan mülkiyet hakkının hiçbir hukuksal garantisi yok. Bir sulh hâkiminin (bir kişi) kararı ya da bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu ülkede herkesin malına mülküne, banka hesaplarına el konulabilir.
Yakın dönem medya tarihinin en önemli olayı hiç kuşkusuz Tele 1’e el konulmasıdır. Şimdi onu satıyorlar.
Siyasal bir zorbalık sergilenerek, yalana ve iftiraya dayalı şekilde kurulan "Casusluk" kumpası 19 Mart AKP-MHP darbesinin en önemli etaplarından biridir. Hiçbir somut (hatta soyut) delile dayanmayan bu kumpasın asıl hedefi, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinmiş, bağımsız ve muhalif bir televizyon kanalına, TELE 1’e "çökmek", beni ve arkadaşlarımı susturmaya çalışmaktı.
Öncelikli amaç, TELE 1’in olmadığı bir medya ortamı yaratmaktır. Çünkü geniş kesimlere ve farklı milyonlarca insana ulaşan, yurt içinde olduğu gibi yurt dışında da yaygın şekilde izlenen, mali ve siyasi baskılara boyun eğmeyen TELE 1’in olduğu bir medya ortamında darbe rejimini sürdürmek zordu. Bu nedenle hukuku çiğneyerek, daha biz ifade bile vermeden kanala kayyım atadılar. Şimdi de daha mahkemeye çıkmadan, TELE 1’i yok pahasına, orta halli bir semtteki daire fiyatına satışa çıkardılar.
İlk duruşma 11 Mayıs’ta Silivri’de, aceleleri var. Çünkü yalana, iftiraya, yoruma, varsayıma dayanan, dahası olmayan kanıt ve ifadeyi varmış gibi göstererek, mahkeme ve kamuoyunu yanıltmaya çalışan iddianame, tel tel dökülüyor. Bir hukuk sefaleti gibi. Kendi yurttaşına iftira atan, suç icat eden, elindeki kamu gücünü ideolojik saiklerle istismar ederek, hukuku çiğneyip görevi kötüye kullanarak, "kişi hürriyetini" tehdit eden bir iddianame. Adeta bir suç belgesi gibi. Bu nedenle, duruşmada bir savunma yapmaktan çok, ortaya bir tür karşı iddianame koyarak bu suçu teşhir edeceğim. Biz kumpası yargılayacağız.
Satış kararı, biliyorsunuz 28 milyon TL ile başlayan açık artırma yoluyla uygulanacak. Bu adım, yürütülen soruşturmanın niyetini de deşifre ediyor. Yukarıda da vurguladığım gibi, asıl amaç TELE 1’e el koymak, yağmalamak, mümkünse yandaşlara peşkeş çekmektir. İkinci amacı ise -ki saçma ama önemlidir- yerel seçimlerini lekeleyerek Ekrem İmamoğlu’nu seçilmemiş saymaktır. Çünkü kumpasçıların iftirasına göre (hiçbir kanıta dayanmaksızın) biz TELE 1 olarak istihbarat örgütlerinin yönlendirmesiyle seçimlere ve CHP Kurultayı’na müdahale etmişiz.
Kanıt var mı? Yok! Ama hem İmamoğlu hem de Özgür Özel bu yolla seçilmiş, iyi mi! Peki kim bu yabancı ülkeler ve istihbarat örgütleri? Belli değil, yok iddianamede. Neden seçimlere müdahale edilmiş, amaç neymiş? Yine yok! Tam saçmalık!
DEMOKRATİK HAKLAR SUÇ SAYILIYOR
Dahası, iddianame, yabancı bir devletle ya da bir istihbarat örgütü ile herhangi bir irtibat bulunmasa da casusluk yapılabileceğini ileri sürüyor. Oysa bu suçu düzenleyen TCK 328 madde ve gerekçesi, tam aksini söylüyor. Yani savcılık bize yumurtasız omlet olabileceğini yutturmaya çalışıyor.
Bu tutum, kendi yurttaşına, muhaliflere ideolojik bir husumet içinde olmaktan başka şey değildir.
Temel bir hukuk ilkesine aykırı olarak, kanıtsız şüpheleri sanık aleyhine kesin suç diye nitelendiren savcılık, demokratik hak ve özgürlüklere karşı da savaş açıyor. Bir dikta hukuku kurmaya çalışıyor. Oysa iç hukukumuzun da benimsediği evrensel hukuk kuralına göre, şüphe, eğer bir kanıt ile desteklenmemiş ve fiil ile fail arasında somut bir bağ kurulamamış ise sanık lehine yorumlanır. İddianame tersini yapıyor. Kumpasın bile bir haysiyeti olur!
Vatandaşlıktan gelen hakları kullanmayı bile suç saymaya kalkışıyorlar. İddianamede seçimlere katılmak, aday olmak, bir adayı desteklemek, seçimi kazanmak, siyasal propaganda yapmak, hatta oy vermek bile bir suçlama olarak sunuluyor. İnanılır gibi değil ama böyle. Burada tek ölçü var, eğer bütün bu demokratik haklar iktidara karşı kullanılıyorsa suç. Yani Erdoğan-AKP iktidarına muhalefet etmeyi iddianame suç sayıyor. Akıl almaz bir saçmalık söz konusu. Bu garabet durumun üstünü örtmek için de "casusluk" yalanı uyduruluyor. Ellerine bambaşka bir nedenle gelen bir ihbar ve dosya, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve bana karşı bir kumpasa dönüştürülüyor. Böylece çoktan beri bekledikleri TELE 1’i susturma fırsatı için durumu değerlendirmeye kalkışıyorlar.
Ancak, ellerine yüzlerine bulaşıyor. İşte 11 Mayıs 2026 günü böyle bir iddianame ile hesaplaşacaktık. Kumpasçılar bu nedenle acele ettiler ve TELE 1 haraç-mezat satışa çıkarıldı. Satış kararı üzerine ertesi gün sosyal medya hesabımdan bir açıklama yaptım. Basın ve ifade özgürlüğü için mücadelenin bütün toplumun ve demokrasi güçlerinin ortak sorunu olduğunu anlatmaya çalıştım. Topyekun bir mücadelenin yürütülmesi gerektiğini vurgulamak istedim. Geniş yankı buldu. Tam metni aşağıya da alıyorum:
AÇIKLAMA VE ÇAĞRI
"Kamuoyuna Zorunlu Açıklama ve Bir Çağrı:
TELE 1’e kayyım atayan iktidar, şimdi de TMSF eliyle satışa çıkararak kanalımızı yağmalamaya ve yandaşlara peşkeş çekmeye çalışıyor.
Halkın desteği ve dostlarımızın katkıları ile mali ambargoları boşa çıkaran, dahası dört büyük haber kanalı arasına girerek büyük bir başarı kazanan Tele 1, 28 milyon TL’ye satışa çıkarılıyor.
Bu fiyat Tele 1’in üç aylık işletme giderinden daha azdır. Çalışanlarımızın beş aylık maaş tutarı (geçen yıl) daha fazlaydı. Biz ücretleri hiç aksatmadan ödüyorduk. Şimdi hepimizin alın terini, emeğini, akıl ve irade ile yarattığımız değeri yok pahasına yandaşa transfer etmek istiyorlar.
Yalana ve iftiraya dayalı casusluk kumpasının amacı böylece bir kez daha tartışmasız şekilde gözler önüne serildi. Amaç, Tele 1’e çökmek ve susturmaya çalışmaktı. Biz susmadık.
Onlar Tele 1’i yağmalama ısrarını sürdürüyor. Kanalımızı yok pahasına satıp, borçları da bize yıkmak istiyorlar.
Çok net; 28 milyon lira bir yağma fiyatıdır. Burada ilk kez bir bilgiyi açıklayacağım: Geçen yıl Tele 1’e bu paranın 10-15 katı teklif edildi satmadık. Fiyatın istersek daha yukarı çekilebileceği bilgisi de geldi.
Daha önce kanalın yüzde 50’sine bile kayyım ve TMSF’nin ihale başlangıç fiyatının yaklaşık on katı önerildi. Tele 1’in topluma, izleyicilere ve çalışanlara ait olduğuna inandığımız için kabul etmedik.
Eğer satsaydık ben tutuklanmayabilirdim. Zaten teklif sahipleri de çok dolaylı şekilde, 'Artık biraz rahat yaşamayı hak ettiğimi' söyleyerek uyarı da yapmışlardı. Alacağımız parayla istersek daha sonra başka bir medya organı kurabilirdik vb. Sözüm ona 'dostça' tekliflerdi bunlar.
Biz hayır dedik. Uygun bulmadık.
Tele 1 ticari bir kuruluş değil, halktan yana yayıncılık yapmayı ilke edinen bağımsız bir sosyal sorumluluk girişimiydi. Gazetecilik ilkeleri ve etiği bizim için temel ölçüydü. Ne para ne de baskıyla bizi teslim alabilirlerdi.
Bütün namuslu insanlara, medyadaki dostlarımıza, iş dünyasına, cumhuriyetçilere ve topluma çağrı yapıyorum: Tele 1’in yağmalanmasına engel olalım. Bize sahip çıkın."
(21 Nisan 2026)
AÇIKLAMAYA DAİR NOTLAR
Ben Silivri’den tamamını (özellikle dijital ortamı) izleyemedim, ama 21 Nisan tarihli mesajım çok paylaşılmış ve tartışılmış. Dostlarımız da gazetelerinde yazdılar, kanallarında gündeme alıp yüksek destek verdiler. Tümüne teşekkür ediyorum. Dayanışma bizi güçlendirip yüceltiyor.
Açıklamada yer almayan bazı ayrıntılar ve yapacağım kimi ekler var. Öncelikle belirteyim; şartnameye göre ihaleye ancak RTÜK lisanslı yayıncı kuruluşlar (AŞ olacak) girebilecek. Şartnameye nerdeyse kanalı kime vereceklerini yazmadıkları kalmış.
Kanala kayyım atayıp, yayın çizgisini bütünüyle değiştirerek, yaklaşık on yıl boyunca oluşturulan izleyici kitlesi dağıtıldı. Dolayısıyla marka değerine büyük zarar verildi. Oysa medyada asıl değeri izleyici kitlesinin düzeyi ve marka bilinirliği oluşturur. Tele 1’i değersizleştirmeye çalıştılar.
Elbette tamamen iş yapmaya yönelik dostça ve iyi niyetli teklifler de oldu zaman içinde. Onları hem ayırmak hem de teşekkür etmek isterim. Tümü bizde saklıdır.
Çağrıda, sanırım "iş dünyası" ifadesi de dikkat çekmiştir. Özel olarak vurgulamak istedim. Bu ülkede kimsenin mülkiyetinin güvencesi yok. Kapitalizmin en kutsal ve olmazsa olmaz ilkesi olan mülkiyet hakkının hiçbir hukuksal garantisi yok. Bir sulh hâkiminin (bir kişi) kararı ya da bir cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile bu ülkede herkesin malına mülküne, banka hesaplarına el konulabilir. Kimsenin hukuk güvenliği yok. Bu duruma dikkat çekmeyi ve toplumu uyarmayı istedim. Kadere bakın ki, bu da bize düştü!
Yalnız olmadığımızı biliyorum. Bu toplum emperyalizm ile kirli bir işbirliği içinde olanların bu ülkenin yurtseverlerini lekelemesine izin vermeyecektir. Ne dersiniz, çok mu safım? Bence sakıncası yok! Biz her zaman biraz safız!
Bu yağmaya engel olsak da olamasak da hukuksuzlukların ve esaretimizin hesabını er ya da geç soracağız. Kimsenin kuşkusu olmasın. Göreceksiniz!