Türkiye’de uzun yıllar boyunca milliyetçilik, belirli bir siyasal alanın tekelinde görüldü. Sağ ideolojiye yaslanan, güvenlik merkezli, çoğu zaman hamasi bir dil üreten bu anlayış; zamanla toplumun geniş kesimlerinden koparak dar bir seçmen alanına sıkıştı. Bugün ise bambaşka bir tabloyla karşı karşıyayız.
Son yıllarda dikkat çeken bir gelişme var:
Milliyetçilik artık yalnızca “milliyetçi” seçmenin ideolojisi olmaktan çıkıyor. Sol görüşlü, okuyan, kentli ve aydın kesimler de yeniden Atatürk milliyetçiliğine yöneliyor. Üstelik bu yöneliş romantik bir nostaljiden değil, vicdani bir zorunluluktan besleniyor.
Çünkü mevcut siyasal milliyetçilik çizgisi ciddi bir eksen kayması yaşadı. Milliyetçi söylemin iktidar politikalarıyla uyumlu hale gelmesi, çözüm süreçlerine verilen destekler, terör örgütü liderlerine dair kullanılan dil ve “açılım” siyasetlerine koşulsuz onay verilmesi; milliyetçi tabanda derin bir kırılma yarattı. Bu kırılma, milliyetçiliğin siyasal partilerden koparak toplumsal vicdanda yeniden tanımlanmasına yol açtı.
Bugün ortaya çıkan yeni yönelim, klasik sağ milliyetçilikten farklıdır. Irk merkezli değildir. Dışlayıcı değildir. Devleti kutsamaz; devleti halka karşı sorumlu görür. Bayrağı yalnızca sembol olarak değil, yurttaşlık sözleşmesi olarak okur.
Bu yeni akımın en belirgin özelliği, Atatürk milliyetçiliğiyle yeniden bağ kurmasıdır. Atatürk’ün milliyetçiliği; etnik değil, yurttaşlık temellidir. Sadece sınır savunmaz; ekonomik bağımsızlığı, siyasal egemenliği ve toplumsal eşitliği esas alır. Bugün sol gelenekten gelen, sosyal adalet fikrini savunan kesimlerle; sağ kökenli olup Cumhuriyet değerlerine yaslanan grupların aynı zeminde buluşması tesadüf değildir.
Bu buluşma şunu söylüyor:
Milliyetçilik artık yalnızca “kimliğini korumak” değil, “onurlu yaşamak” meselesidir.
Yoksullaşan toplumda vatan sevgisi, hamasetle değil; adalet talebiyle ifade ediliyor. İnsanlar artık “ülkeyi seviyorum” derken şunu kastediyor:
Bu ülkede liyakat olsun.
Bu ülkede hukuk işlesin.
Bu ülkede gençler kaçmak zorunda kalmasın.
Bu ülkede emek değersizleşmesin.
Sol düşünceyle kesişen bu yeni milliyetçilik, Türkiye’nin anti-emperyalist mirasını da yeniden hatırlatıyor. Ulusal ekonomiyi savunmayı, kamucu politikaları, üretimi ve eğitimi milliyetçi bir görev olarak yorumluyor. Böylece milliyetçilik ile sosyal adalet arasındaki tarihsel gerilim yerini yeni bir senteze bırakıyor.
Bu yüzden bugün tanık olduğumuz şey, klasik anlamda bir “sağ milliyetçilik” değildir. Bu yeni yönelimi en doğru tanımlayacak kavram, Cumhuriyetçi Milliyetçiliktir. Çünkü bu anlayış, kökünü Cumhuriyet’in kurucu felsefesinden almakta; yönünü ise toplumsal vicdanın çağrısından belirlemektedir.
Milliyetçilik artık sadece sınır meselesi değildir.
Ekonomi meselesidir.
Hukuk meselesidir.
Eğitim meselesidir.
Onur meselesidir.
Türkiye’nin önünde iki yol vardır:
Ya milliyetçilik dar, kimlikçi ve güvenlikçi bir hatta sıkışacaktır…
Ya da Cumhuriyetçi, kapsayıcı ve hukuk temelli bir anlayışla yeniden inşa edilecektir.
Bugün yükselen eğilim, ikinci yolun mümkün olduğunu göstermektedir.
Ve belki de ilk kez milliyetçilik, sadece “kim olduğumuz” sorusuna değil,
“Nasıl yaşamak istediğimiz” sorusuna da cevap aramaktadır.