Çikolata, Dijitalleşme ve Eşzamanlılık Yanılgısı: Nereden Nereye?

Prof. Dr. Gürkan Özkoç’un kısa ama çarpıcı bir videosuna denk geldim. Videoda, istatistiğin hayatı nasıl yanıltıcı bir algıya dönüştürebileceğini gösteren klasik bir örnekten söz ediliyordu. New England Journal of Medicine’da yayımlanmış bir çalışmaya göre, kişi başına çikolata tüketiminin yüksek olduğu ülkelerde Nobel ödülü kazanma oranı da yüksektir. İsviçre, Almanya, Norveç gibi ülkeler bu korelasyonun üst sıralarında yer alır. Ancak çalışmanın amacı bu ilişkiyi “kanıtlamak” değildir. Aksine, bu tür istatistiksel birlikteliklerin ne kadar kolay biçimde nedensellik gibi sunulabildiğini, dolayısıyla ne kadar yanıltıcı olabileceğini göstermeyi amaçlamıştır. Zira korelasyon, neden değildir. İki şeyin aynı anda gerçekleşmesi, birinin diğerinin sebebi olduğu anlamına gelmez. Bu mantık hatasına literatürde eşzamanlılık yanılgısı (correlation fallacy) denir. Bu yanılgı, gerçek hayatta toplumsal ve siyasal tartışmaları da beraberinde getirir.

Türkiye’de bunun en kaba örneklerinden biri, zaman zaman milliyetçi-muhafazakâr çevrelerden duyduğumuz şu cümledir: “Üniversiteler açıldıkça fuhuş artıyor.” Bu iddia, ahlâk kaygısı kisvesi altında sunulsa da gerçekte hem mantıksız bir genellemenin hem de bilgiye, elitlere, gençliğe ve özellikle kadına yönelik derin bir güvensizliğin dışavurumudur. Oysa üniversite sayısının arttığı yıllar aynı zamanda; internetin ve akıllı telefonların yaygınlaştığı, sosyal medyanın hayatın merkezine yerleştiği, ulaşımın hızlandığı, kentleşmenin çarpık bir şekilde arttığı, tüketim ve cinsellik temelli kültürel kodların görünürlük kazandığı dönemlerdir. Fuhşun görünürlüğündeki artış, üniversitelerin varlığından değil, örnek verdiğimiz çoklu yapısal dönüşümlerden kaynaklanır. Üniversiteler olsa olsa bu sürecin içindeki unsurlardan biridir; nedeni değildir. Ama bazıları için suçlu her zaman “okuyan kız çocukları”dır.

Bu eşzamanlılık safsatasının siyasal düzeydeki en büyük ve en sistematik tezahürü ise, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yıllardır istikrarlı bir şekilde yürüttüğü “zamanın ruhunu sahiplenme” stratejisidir. AKP’nin 2002 sonrası döneme ilişkin başarı anlatısı, sanki parti iktidara geldi ve Türkiye bir anda uçuşa geçti şeklinde kurulur. Oysa asıl gerçek AKP iktidara geldiğinde, dünyanın zaten farklı bir yöne doğru akmakta oluşudur.

2000’li yıllar, iki büyük küresel dönüşümün aynı anda yaşandığı bir dönemdir. Birincisi, internetin ve dijital teknolojilerin hayatın her alanına nüfuz etmesi; ikincisi ise başta inşaat olmak üzere, teknoloji ve makineleşmedir. Bugün “hastanelerde kuyruk yok” deniyor; evet, çünkü artık insanlar fiziksel olarak kuyruklarda değil, dijital platformlarda bekliyor. E-Devlet, E-Nabız, mobil bankacılık, uzaktan eğitim gibi uygulamalar hayatı kolaylaştırıyor. Ancak bunların tamamı küresel ölçekte, eşzamanlı biçimde yaygınlaştı. Türkiye de bu dalgadan etkilendi. AKP ise, bu kaçınılmaz dönüşümü, sanki kendi özgün siyasal vizyonunun ürünüymüş gibi pazarladı ve bu pazarlama süreci hala devam ediyor. Sanki interneti onlar icat etti, dijital devleti onlar kurdu. Oysa başka bir hükümet de iktidarda olsaydı, bu teknolojik dönüşüme uyum sağlamak zorundaydı. Aksi hâlde çağı yönetmesi mümkün olmazdı. Örneğin bugün hayatımızı son derece kolaylaştıran T.C. kimlik numarasına sahip olmamızı sağlayan MERNES projesi 1972’de tartışıldı ve 1976 yılında Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) tarafından projelendirildi. 28 Ekim 2000 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Kimlik Numarası tüm nüfus kayıtlarına verildi. Türkiye’de ilk nüfus sayımının yapıldığı (1827-1830) yıllardan itibaren yaşamış ve kayıt altına alınmış herkesin T.C. kimlik numarası vardır. Bizzat kendi nüfus kayıtlarımdan biliyorum. 2000 yılında merkezi sunucu sistemi, depolama sistemi ve yedekleme sistemleri satın alınarak sistem 16 Kasım 2000 tarihinde hizmete açılmıştır. Kamu kurum ve kuruluşlarına ve vatandaşlara T.C. Kimlik Numarasını yaygınlaştırmak amacıyla Nüfus Bilgi Bankası kurulmuştur. Yani bugünün altyapısı çoktan kurulmuştur. “Başka bir hükümet olsaydı, bunları yapar mıydı?” sorusunun cevabı “zaten yapılmışmış” olarak basitçe verilebilir. Hem de mevcut hükümetin kötülemeyi en çok sevdiği DSP-MHP-ANAP koalisyonu tarafından.

İkinci büyük dönüşüm ise inşaat teknolojilerinde ve makineleşmede yaşandı. Yeni beton teknolojileri, modüler sistemler, dev vinçler ve tünel makineleri sayesinde artık dört mevsim inşaat yapılabiliyor. AKP’nin “yol yaptık, köprü yaptık” söylemi, bu teknolojik imkânların siyasal bir pazarlama diline dönüştürülmesinden ibarettir. Oysa mesele, teknolojinin varlığı değil; onun ne için ve kimin yararına kullanıldığıdır. Aynı imkânlar sosyal konut için, tarımsal altyapı için, bölgesel kalkınma için de kullanılabilirdi. Teknoloji başlı başına bir başarı değildir; siyasetin kalitesi, o teknolojiyi hangi toplumsal hedeflere yönelttiğinizde ortaya çıkar. Yine başka hükümet olsa yapabilir miydi, sorusuna Marmaray ile cevap verebiliriz. Marmara denizinin altına bir tüp geçit yapılma projesi ilk kez 1979 yılında tartışılmış (CHP hükümeti), 1987 yılında fizibilite çalışması yapılmış ancak kaynak bulunamamıştır (ANAP hükümeti). Nitekim 2000 yılında AKP’nin zamanın ruhunu sahiplenmek için en çok hırpaladığı DSP-MHP-ANAP koalisyonu döneminde Japonya İhracat Kredi Kuruluşundan sağlanan kaynak ile bu proje hayata geçirilmiş ve anlaşma metni 15 Şubat 2000 tarihli Resmî Gazetede yayınlanmıştır.

AKP’nin yaptığı şey basittir ama etkilidir. Zamanın ruhuna sahiplenmek. Zaten yaşanacak olan dönüşümleri kendi hanesine yazmak. Dijitalleşme, hızlı ulaşım, küresel entegrasyon… Bunların tamamı, sanki AKP’nin tarihsel başarısıymış gibi sunuluyor. Oysa başka bir parti de iktidarda olsaydı, dünya yine bu yönde akacaktı. Yukarıda verilen iki önemli örnek, “başka hükümetlerin yapacağı nereden belli?” karşı çıkışının ne kadar yersiz olacağına yeterli cevaptır. AKP sadece akıntıya binmeyi bildi; ama akıntının kendisini inşa etmiş gibi davrandı. İşte eşzamanlılık yanılgısının siyasal istismarı tam olarak budur.

Bu nokta “nereden nereye geldik” sorusunu gerçekten sormak gerekir. Zira hükümet yetkilileri sık sık, Türkiye’nin son çeyrek asırda kendi iktidarlarından “nereden nereye” getirdiklerini sık sık dillendirmekte ve Türkiye’nin şahlandığını ileri sürmektedirler. Eşzamanlılık perdesini kaldırdığımızda karşımıza çıkan tablo, bir ilerleme hikâyesi değil; çok boyutlu bir geriye gidiştir. Buna ekonomi, tarım, kentleşme, çevre, eğitim, sağlık, kültür ve sanat ve pek çok alandan örnek verebiliriz.

Ekonomide, Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren inşa edilen kamu iktisadi teşebbüsleri AKP döneminde büyük ölçüde tasfiye edildi. “Babalar gibi satarız” anlayışıyla yürütülen özelleştirmeler, kamusal varlıkların belirli sermaye gruplarına aktarılmasından başka bir şey olmadı. Öyle ki kimi KİT’leri satın alan firmalar, yalnızca içindeki makineleri satarak dahi büyük kârlar elde etti. Arsalar yanlarına kar kaldı. Kamu bankaları üzerinden verilen teşvik ve krediler, bir yandan enflasyonu körükledi, diğer yandan geri dönmeyen borçlarla kamusal zarara yol açtı. Yap işlet devret projelerinde henüz kamuya devredilen bir şey olmamakla birlikte, hizmet satın alma garantisiyle Hazine önümüzdeki birkaç on yıl için borçlandırıldı. AKP kamunun kalkındırılması olmasa da servet transferi konusunda çok başarılı oldu.

Orta sınıf fiilen yok edildi. Kamu görevlileri yoksulluk sınırının altında maaş alır hâle geldi. Özel sektör çalışanlarının büyük bir bölümü asgari ücrete mahkûm edildi. Emekliler, yalnızca hayatta kalmaya yetecek gelirlerle yaşamaya zorlandı. Sosyal devlet anlayışı yerini, insanları yardıma muhtaç bırakan sadakacı devlet modeline bıraktı. Devlet sağladığı sosyal imkanlarla değil, yardıma muhtaç bıraktığı büyük kitlelerin sayısıyla övünür oldu. Sonuçta halk yoksullukta eşitlendi. Eğitim ve sağlık büyük ölçüde özelleştirildi, paralı hâle getirildi. Üniversiteler nitelik kaybetti, ucuzladı. Tarım ve hayvancılık bitirildi; kır nüfusu yaşlandı ve yüzde onlara düştü. Üretim zayıfladı, ithalat bağımlılığı arttı. Kısacası, AKP’nin “şahlanış” söyleminin arkasında, kamusal alanın daraltıldığı, toplumun yoksullaştırıldığı ve hakların aşındırıldığı bir tablo gibi duruyor.

Yoksunluktan payını sadece insanlar değil doğa da aldı. Cumhuriyet tarihi boyunca doğanın bu denli tahrip edildiği başka dönem olmamıştır. Derelerin yatakları değişti. Orman kaplı dağlar, adeta jiletle kazınarak maden sahalarına dönüştürüldü. Akarsular azaldı, göller kurudu. Su havzalarına büyük inşaat projeleri konduruldu. Salda Gölü gibi çıplak ayakla bile girilmesi tavsiye edilmeyen bir yere dozerlerle girildi. Doğanın tahribatı saymakla bitmez. Betonun kutsal bir maddeye dönüştüğü bu iktidar döneminde kentleşmeden de başarı elde edilemedi. İmar barışı adıyla getirilen hukuku hiçe sayma uygulamaları, 1999 Marmara Depreminden sonra inşaat alanında alınan tedbirlerin tümünü boşa çıkardı. Depremler yine canlarımızı aldı. Asrın felaketi denilerek, imar konusundaki eksikliklerin üstü örtülemez. Maden patlamaları, fabrika yangıları ve iş kazalarının önüne geçilemedi.

Hak ve özgürlükler alanında da tablo farklı değil. Türkiye son yirmi beş yılda demokrasi liginde yükselmedi; geriledi. Hukukun üstünlüğü güçlenmedi. Her geçen yıl demokrasi ve hukukun üstünlüğü indekslerinde Türkiye irtifa kaybetti. Laiklik alanında verilen tavizlerle, din özgürlüğü adı altında meşrulaştırılan şeriatçı pratikler çoğaldı. Medya neredeyse tamamen hükümet kontrolüne geçti ve ifade özgürlüğü internet yasakları, soruşturmalar ve hapis cezalarıyla geriletildi. Muhalif sese tahammül kalmadığı gibi, siyasal muhalefetin hükümet çizgisine getirilmesi için türlü baskılar hala devam etmektedir. Seçim hileleri ile ilgili iddialara girmiyorum bile. 1 Nisan 2024’ten sonra muhalif belediyelere yönelik uygulamalar ise, demokrasinin hâlâ içselleştirilemediğinin açık göstergesidir.

Türkiye maalesef artık bütün indekslerde demokrasi olmayan, otokratik rejimlere yakın bir hibrit rejim olarak gösteriliyor. Seçimlerin olduğu ancak hile konusunda kuşkuların aşılamadığı, muhalefetin bağımsız olmayan yargıyla bastırıldığı, yaygın yolsuzluk olduğu halde şeffaflık ve hesap verilebilirliğin işlemediği, medyanın kontrol altına alınıp muhalif seslere taciz ve baskı uygulandığı, hukukun üstünlüğü olmayan ve kusurlu demokrasilere göre daha belirgin hatalar uygulayan şedit hükûmetlerin yönetimde oldukları ülkelere hibrit rejim deniyor.

Hala 1970’lerin kültür ve sanat kalitesine ulaşamayışımız da cabası. Her alanda müthiş bir kalitesizleşme ve bayağılaşma bu dönemde daha da arttı. Türkiye’nin son 24 yılda AKP iktidarında nereden nereye geldiğini anlatmaya kitaplar yetmez. Kısa bir köşe yazısında ancak bu kadarı oluyor. Zamanın ruhunu sahiplenen AKP’nin eşzamanlılık yanılgısını kullanarak Türkiye’nin nereden nereye geldiğini ballandırarak anlatırken, buna karşı anlatacak çok şey var.

Yapmamız gereken şey, AKP’nin en büyük siyasal silahı olan eşzamanlılık yanılgısına teslim olmamaktır. Zamanın ruhuyla iktidarın tercihlerini ayırmak, teknolojik ve küresel dönüşümleri siyasal başarıyla karıştırmamak zorundayız. “Aynı dönemde oldu” ile “onun sayesinde oldu” arasındaki farkı ısrarla vurgulamalıyız. Gerçek başarıyı, kimin iktidarda olduğu değil; kamusal kaynakların kimin yararına, hangi toplumsal hedeflerle kullanıldığıdır. Önemli olan asgari ücretin ne kadar olduğu değil, sadece işe yeni başlamış ve vasıfsız çalışanın alması gereken ücrete neden çalışanların %50-60’nın mahkûm edildiğidir. Bu anlamda doğru soruları sorarak, doğru cevapları bulmalıyız. Aksi hâlde, çikolatayla Nobel’i karıştıran bir mantıkla, yoksullaşmayı kalkınma, otoriterleşmeyi istikrar, sadakayı sosyal devlet sanmaya devam ederiz.