Haber

Özgür Özel’den Kılıçdaroğlu’na ‘Yeni Parti’ yanıtı

Özgür Özel, Kılıçdaroğlu'na seslenerek "İkimiz tüm üyelerle genel başkanlık yarışına girelim, kaybeden CHP'yi salsın, siyaseti bıraksın..." dedi.

CHP'nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, kurultay çağrılarına kapıyı kapatan ve parti içinde tartışmalara neden olan butlan yönetimine sert tepki gösterdi. Son dönemde gerçekleştirdiği yoğun il ziyaretlerine atıfta bulunan Özel, "Butlanı kabul edeni millet sokağa çıkartmıyor, illerde millet selamını almıyor; butlana direnenleri ise omuzunun üstünde taşıyor" diyerek mücadelede geri adım atmayacaklarının mesajını verdi.

Siyasi gündemin yanı sıra ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krize ve toplumsal adaletsizliklere de değinen Özgür Özel; tarladaki üreticiden marketteki tüketiciye, asgari ücretliden emekliye kadar toplumun her kesiminin ağır bir geçim sıkıntısı altında ezildiğini belirtti. İktidarın vergi adaletsizliği üzerinden kurduğu "kara düzeni" yıkacaklarını ifade eden Özel, AKP'nin politikaları nedeniyle Türkiye'nin çoklu krizler sarmalına sürüklendiğini söyledi. CHP lideri, adaletin ve refahın ancak halkın iradesiyle yeniden tesis edilebileceğini vurgulayarak iktidar hedeflerinden ve halkın içindeki mücadelelerinden asla vazgeçmeyeceklerinin altını çizdi.

ÖZGÜR ÖZEL AÇIKLAMALARINDA ŞUNLARI SÖYLEDİ:

"HALKIN AŞKIN SELİNİN ÖNÜNDE KİMSENİN DURAMAYACAĞINI TÜM TÜRKİYE'YE GÖSTERDİK"
Hafta sonu Adana'da ve Niğde'de milletimizle birlikteydik. Önce Pozantı'da, Akçatekir Yaylası'nda, Tekir Yaylası'nda yazın geçiren Mersinli, Adanalı Yörüklerle birlikteydik. Onların konuğu olduk. Annelerimizin ellerini öptük, duasını aldık. Bir abimizin 'Kurtarın artık bizi bu yaşananlardan' dediği o acı feryadını hep birlikte duyduk.

Pozantı'dan Adana'ya geçtik. Adana'da yazın ortasında Adana'nın bomboş olmasını, günün ortasında sokakların bomboş olmasını ve Adana'nın kavrulduğu o sıcakta Adana'da kimselerin olmamasını beklerken herkes; 'Bıçak kemiğe dayandı' diye bağıran Adanalıların, 'Siftahsız kapatıyoruz' diyen esnafların, 'Bizi bu sefaletten kurtarın' diyen emeklilerin kolumuza girmesiyle Adana'da halkın, aşkın selinin önünde kimsenin duramayacağını tüm Türkiye'ye gösterdik.

Çukurova’nın yiğit insanlarına buradan bir kez daha sesleniyorum: Sizde bu inanç, bu cesaret oldukça sizi de, bizi de kimse yenemeyecek. Bu düzeni değiştireceğiz; bu topraklara hem adaleti hem bereketi getireceğiz.

"ANT OLSUN BİZE GÜVENEN HİÇ KİMSEYE MAHCUBİYETİ BİR DAHA YAŞATMAYACAĞIZ"
Pazar günü sabaha, Niğde Ulukışla’da bir kiraz bahçesinde, o bahçede çalışan köylü teyzelerimizin nasırlı ellerinden çay içerek başladık. Kiraz toplamaya gelenlerin geçim derdini dinledik. Kirazı toplatan, toplama maliyetine satmak zorunda kalanların sıkıntılarını, geçtiğimiz yıllardan birikmiş kredilerin faizlerinin nasıl ezdiğini, onları dinledik ve şu kaldı aklımızda kiraz bahçesinden: 'Bizi unuttular başkanım' diyordu bir teyze, 'Bizi unuttular.'

Kiraz bahçesindeki teyzem şöyle dedi: 'Sen bizi unutmazsın. Oraya çıkınca bu çarıklarımı çıkarıp ben de yanına varacağım.' Teyzemle sizin adınıza sözleştim. Teyzem o güzel çarıklarını çıkarmadan, o güzel kıyafetiyle, biz neredeysek oraya gelecek; devletin en tepesinde onu ağırlayacağız, en tepesinde!

Niğde merkezde... Niğde merkez tüm Türkiye’yi şaşırttı. Orası da sel oldu aktı. O selin önüne bir engelli aracı geldi. Herkes telaşlandı, koştuk, durduk, 'Aman' dedik, 'ezilmesin.' 'Yok' dedi, 'Başkanı görmeye geldim.' Adı Fuat Baş. Koca, kırmızı bir tespih çıkardı. 'Bu tespihi vermeye geldim' dedi. 'Yapma abi' dedim ya. 'Al bunu' dedi, 'Geri getireceksin. Bunu al, git, kazan, başa gel, bu tespihi geri getireceksin.'

İktidar... İktidar olunca... İktidar olunca geri götürmek üzere, Fuat Baş abimizin tespihi bizde emanettedir.

Niğde’de, 100 yaşındaki parti üyemiz, en yaşlı kadın üyemiz Müzeyyen teyze sıcağın ortasında arabasıyla geldi. Bizim yanımıza vardı. Konuştuğumuz bankın kıyına oturdu ve dedi ki: 'Evladım' dedi, 'Atatürk’le yürüdüm ben. İnönü’nün peşinden yürüdüm ben. Karaoğlan’ın peşinden yürüdüm. Şimdi partimizin önünde sensin, arkanda yine benim. İktidara yürüyeceğiz' dedi Müzeyyen teyze.

Bu yüzden, bu yüzden bize tespihini emanet eden Niğdeli Fuat abinin de, 100 yaşında gelip gücümüze güç veren ilk kadın kolları başkanımız Müzeyyen ablamızın da, Müzeyyen teyzemizin de, annemizin de umutlarını asla boşa çıkarmayız. Ant olsun ki asla ve asla ne onlara ne bize güvenen hiç kimseye üzüntüyü, yenilgiyi, mahcubiyeti bir daha yaşatmayacağız!

"BİZ MİLLETİMİZİN GÖNLÜNDEYİZ"
Başta Sayın Erdoğan olmak üzere salonlara hapsolanlara, siyaseti masa başında yapanlara, sokağa çıkmayanlara, çıkamayanlara sesleniyorum. Milletimizde korku yok, milletimizde teslimiyet yok. İnanç var, azim var, kararlılık var. Millet ayaktadır. Halkın coşkun akan selinin karşısında tarih boyunca hiçbir güç duramadı, şimdi de duramayacak. Belki makamlarımız, şatafatlı sahnelerimiz yok. Bazen bir bankın, bazen bir sandalyenin üzerindeyiz ama hepimizin içi rahat olsun ki, hepimize müjdeler olsun ki biz milletimizin gönlündeyiz, milletin gönlündeyiz.

"CEZALANDIRMAK İSTEDİKLERİNİ CEZALANDIRAN BİR YARGILAMAYA ÖN AÇTILAR"
Biz adım adım 21 il dolaştık, 22.'si Kırıkkale'ye cuma günü varacağız. Biz bir yandan yürürken, adalet için yürürken, mücadele için yürürken, yeniyi ararken, yeniyi kurarken; bir yandan da uğradıkları haksızlıklar duyulsun, görülsun diye yürüyenler var. Onlardan bir grup da adalet için, 21 Ocak 2025'te Grand Kartal Otel'de yakınlarını kaybedenler Bolu'dan Ankara'ya yürüyorlar. Acılı ailelerin yürüyüşünü Cumhuriyet Halk Partisi olarak buradan saygıyla selamlıyoruz, mücadelelerinin sonuna kadar arkasındayız, onların yanındayız.

Kartalkaya'da 36'sı çocuk, 78 insanımız hayatını kaybetmişti. Elbette otel yönetimi, İl Özel İdaresi sorumluydu. Ancak asıl sorumlu, otele işletme belgesi veren, düzenli olarak denetlemekle sorumlu olan Kültür ve Turizm Bakanlığı'ydı. Bolu'da oluşturulan bilirkişi heyeti, verilen üç günlük sürenin sonunda raporunu hazırladı, teslim etmeye götürdü. Rapora baktılar, raporu teslim almadılar. 'Buradan Bakanlığı sil, yerine Bolu Belediyesi'ni yaz' dediler. Dediler ki: 'Bolu Belediyesi sorumluluk alanında değil burası. Buraya ruhsatı veren de, denetlemek zorunda olan de Kültür Bakanlığı. Biz bunu yapamayız.' 'O zaman istifa yazın, bilirkişilikten istifa edin, bu raporu bize teslim etmeyin' dediler. Yerine yeni bilirkişi raporu, yeni bilirkişi heyeti atadılar. Eski heyetin raporunu korsan ilan ettiler ve yeni bilirkişi raporuyla korumak istediklerini koruyan, cezalandırmak istediklerini cezalandıran bir yargılamaya ön açtılar, yol açtılar.

Şimdi oradan bu tarafa doğru yürüyenler; eşini, annesini, evlatlarını kaybedenler bu tarafa doğru yürüyorlar ve diyorlar ki: 'Haksızlığa uğradık, gerçek sorumlular cezalandırılmadı ve biz sorumluların hesap vermesini, yargılanmalarını istiyoruz.' Bugün 'Geçmişteki faili meçhulleri aydınlatıyoruz' diye algı çalışması yapanlar, faili malum olan bir katliama sessiz kalıyorlar. Aynı Bakanlar Kurulu masalarını paylaşıyorlar, yüz yüze bakıyorlar, sonra da dönüp bu millete adalet dağıtacaklarını söylüyorlar.

"ADALET YERİNE GELENE KADAR BU MÜCADELE BİZİM MÜCADELEMİZ OLARAK SÜRECEK"
1111 haftadır Cumartesi Anneleri'nin kayıplarını aramak için, onların sesini duyurmak için İstanbul'da oturdukları yerde, güya o faili meçhulleri bulacaklar, beyaz Toroslarıyla millete poz veriyorlar, bakanlıklardaki makamlarda oturuyorlar. Bir gün gelecek, Cumartesi Anneleri de, Kartalkaya'da, Soma'da, Ermenek'te ne kadar toplumun içini yakan ve bu sistem içinde kendini kurtaran ve onları kurtaranlar hesap verecek; adalet yerine gelene kadar bu mücadele, bizim mücadelemiz olarak sürecek

"ŞEHİT AİLELERİ VE GAZİLERİMİZ İÇİN YÜCE MECLİSİ BİR KEZ DAHA GÖREVE DAVET EDİYORUZ"
Kartalkaya aileleri yürürken kahraman şehitlerimizin aileleri ve gazilerimiz ise verilmeyen hakları için Güvenpark’ta oturma eylemi yapıyorlar. Parti olarak 2,5 yılda 163 il ve ilçede, bazılarında birden fazla olduğu için toplam 252 şehit ve gazi derneğini ziyaret ettik. Bu konunun sorumlusu, MYK üyemiz, emekli Tümamiral Yankı Bağcıoğlu hem üst yapılarla hem de Türkiye’de yetişebildiği bütün derneklerle yakından çalışıyor. Kendisinin organize ettiği, tüm derneklerin temsilcilerinin katıldığı bir büyük çalıştayı 2 yıl önce hep birlikte gerçekleştirmiştik ve o çalıştayın sonucunda, iki günlük çalışma toplantısının sonucunda ortak akılla 18 ayrı kanun teklifini Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunmuştuk.

Kanun teklifi Milli Savunma Komisyonu'nda ve ilgili komisyonlarda bekliyor. Teklifin özelliği şu: O kanun yasalaşırsa, o teklif yasalaşırsa şehit ailelerinin, gazilerin hiçbir sorunları kalmıyor, tüm sorunları... Örneğin bugün Güvenpark'ta ortezlerini, protezlerini gösteriyorlar, hepimizin içi sızlıyor. Onun en ucuzunun değil de tıbbın gerektirdiği en uygununun ödenmesi, büyük fiyat farklarının çıkmaması, hastanelerde karşılaştıkları zorlukların giderilmesinden tutun sosyal hayata yönelik olarak, ekonomik beklentilere yönelik olarak tüm düzenlemeler 18 kanun teklifinde duruyor.

Bu konuda Milliyetçi Hareket Partisi'nden bir sayın milletvekilinin ifadelerini duyuyoruz, kanun teklifini görüyoruz. Daha önce Genel Başkan Yardımcısı düzeyinde verilen sözleri, Genel Başkan düzeyinde grupta yapılan konuşmaları takip ettik. Tüm siyasi parti gruplarının; İyi Parti'nin, yeni oluşum grubunun bu konuda kanun tekliflerini takip ettik, ortaklaşılmak üzere gerekli çalışmaları yaptık. Adalet ve Kalkınma Partisi grubunun da, Dem Parti grubunun da, grubu bulunmayan bütün milletvekillerinin de bu sese bir kulak vermesini, bu çalışmanın meclis kapanmadan ki meclisin geleneğinde bu vardır tatile girmeden önce üzerinde uzlaşılan, toplumsal beklenti yaratmış konular da meclisin adım atması, meclisin şanına, şerefine, varoluş gayesine uygun çalışmalardır.

Bu konuda grup başkanvekillerimiz dünkü MYK toplantısında da alınan karar gereğince görevi üzerlerine aldılar. Bu konuda gerekli çalışmaları yapacağız ve bundan sonrası için vatan uğruna canını veren şehitlerimizin geride bıraktıkları yakınlarının ya da uzuvlarını kaybetmiş ya da sağlıkları etkilenmiş gazilerimizin artık bu beklentilerine bir son vermek hepimizin vazifesidir. Buradan yüce meclisi bir kez daha göreve davet ediyoruz.

"EN SERT BİÇİMDE KINIYORUZ, REDDEDİYORUZ VE LANETLİYORUZ"
Şehit ve gazilerimizden söz etmişken bu kürsüden en net şekilde vurgulamak isterim ki kahraman ordumuz Türk Silahlı Kuvvetleri bizim onurumuzdur.

Avrupa Parlamentosu'nda Kıbrıs Barış Harekâtı'na ilişkin olarak alınan ve iğrenç ithamlarla -haksız demiyorum, iğrenç ithamlarla- harekât ordumuzu lekelemeye çalışan kararı Cumhuriyet Halk Partisi olarak en sert biçimde kınıyoruz, reddediyoruz ve lanetliyoruz!

Yıllarca ağır zulümlere uğrayan, soykırıma varan katliamlara maruz bırakılan, bütün çabalara rağmen barışın sağlanamadığı yerde Karaoğlan'ın, rahmetli Ecevit'in o günkü Başbakan Yardımcısı rahmetli Erbakan'la birlikte ordumuzu Kıbrıs'a yollamasıyla, Kıbrıs'ta hem Hava İndirme Tugayı'nın hem çıkartma filolarının başarılı operasyonlarıyla, Kıbrıs'ı işgal etmek değil barışı sağlayacak kadar ilerleyip duran, o gün Ecevit'in müjdelediği gibi adaya savaşa değil barış için giden, Türk tarafına da Rum tarafına da barışı getiren ve yapmış oldukları katıldıkları operasyonda görevlerini yapan, gerekirse can veren ama bugüne kadar en ufak en ufak savaş suçuna varacak bir ithamla dahi karşılaşmamış, asla ve asla yakın yere konulamayan, halen daha ölenlerine Allah'tan rahmet, dimdik ayakta duran o tertemiz, pırıl pırıl Kıbrıs gazilerimize atılmaya çalışılan bu iftiranın karşısında tüm gazilerimizi ve şehitlerimizin ailelerini Cumhuriyet Halk Partisi grubu olarak minnetle kucaklıyoruz, ellerinden öpüyoruz.

"MESEM PROJESİNDE 21 EVLADIMIZIN HESABINI O HADSİZDEN SORMAYACAĞIZ DA KİMDEN SORACAĞIZ"
Bir kahredici acı haberi de bu hafta Osmaniye'den aldık. MESEM projesi kapsamında traktör tamiri yaptırılan 16 yaşındaki evladımız Yiğit Mehmet Kesme, traktörün hidrolik aksamına sıkışarak feci şekilde can verdi. Yiğit'e Allah'tan rahmet, ailesine sabır diliyoruz.

Ancak Türkiye'de sadece bu yıl 34 çocuk çalışırken iş cinayetinde hayatını kaybetti. Bunlardan 21'i MESEM kapsamında çalışıyordu. Milli Eğitim'in başına atanan hadsiz, liyakatsiz, kifayetsiz, Kurtuluş Savaşı'nın adını değiştirmekle meşgulkense onun görev yerinde evlatlarımız canlarını kaybediyor. Bu MESEM projesinin; mesleki eğitim, sahada eğitim Almanya'da 40 yıldır bir can almıyorken, bir uzuv kaybı yaşanmıyorken Türkiye'de MESEM projesinde 21 evladımızın hesabını o hadsizden sormayacağız da kimden soracağız? Eninde sonunda soracağız!

"TÜRKİYE'NİN EN ZENGİN ADAMIYLA EN FAKİR ADAMININ ALIŞVERİŞTE AYNI VERGİYİ ÖDEDİĞİ DOLAYLI VERGİLERDEN TOPLANIYOR"
Ülkemizdeki en büyük ve en temel sorun elbette adaletsizlik. Bu adaletsizlik sadece mahkemelerle sınırlı değil. Adaletin terazisi bir bozulunca gelirde, vergideki büyük adaletsizlik vatandaşın en çok canını yakan konu haline geliyor. Eskiden ekonomik krizler yaşanıyordu. 1994 krizi, 2001 krizi... O yıl yaşanıyor, ya bitiyor ya sonraki yıl yaraları sarılmaya başlanıyordu.

Ama 2018’den beri bitmeyen bir krizin içindeyiz. Tek adam rejimine geçildiği günden beri çoklu krizler ortamındayız. Birbirini tetikleyen krizler, birbirini takip eden krizler, bitmeyen krizler ve sonuç olarak %32'lik enflasyon oranıyla Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinciyiz. %35'lik gıda enflasyonuyla Avrupa'da birinciyiz, dünyada beşinciyiz.

Yoksulluk, işsizlik, gelir adaletsizliği, vergi adaletsizliği kategorilerinde ayrı ayrı Avrupa'da birinciyiz. Bunların hepsi resmi veriler. Ve Türkiye'de verginin %65'i zengin fakir ayırmayan, dünyanın en adaletsiz vergi sistemi olan dolaylı vergiyle, yani Türkiye'nin en zengin adamıyla en fakir adamının alışverişte aynı vergiyi ödediği dolaylı vergilerden toplanıyor.

"TÜRKİYE'YE 25 YILDA DAYATILAN AK PARTİ'NİN KARA DÜZENİ BUDUR"
%24'lük kısım gelir vergisinden ki bunun tam yarısı maaşlarınızdan kesilen vergilerdir. Diğer kısım da bankadaki mevduattan elde edilen gelirler falan... Toplam 65'in üstüne bunu da koyunca %89.

Türkiye'de vergi vermesi gereken; para kazanan, üreten, hizmet eden, kâr eden, ettiği kârdan vergi verenler toplam verginin %11'ini; ya çok daha az ya da hiç vergi vermemesi gerekenler toplam verginin %89'unu ödüyorlar.

İşte Türkiye'ye 25 yılda dayatılan AK Parti'nin kara düzeni budur. İktidarımızın en temel hedefi önce vergideki adaletsiz bu düzeni değiştirmek, AK Parti'nin kara düzenini yıkıp adaletli bir vergi düzeni getirmektir.

"TÜRKİYE'DE 41,5 MİLYON KİŞİ AÇLIK SINIRININ ALTINDA YAŞAMAKTADIR"
Sınırından hep bahsediyorum. Açlık sınırı; 4 kişilik bir ailenin bir ay boyunca sadece karnını doyurmaya yetecek olan mutfak harcamalarının toplamı. Bunu Türk-İş hesaplıyor. Yıllardır, on yıllardır, 50 yıldır hesaplıyor. Ve Türk-İş bunu her ay açıklıyor. Türk-İş'in açıkladığı açlık sınırı 35.750 lira.

Kaba bir hesapla bugün ülkede sabit aylık alan 29 milyon kişi var. Emekliler, işçiler, engelliler, dul ve yetim maaşı alanlar... 12,5 milyon da hiç maaş almayan işsizler var, toplam 41,5 milyon kişi. 41,5 milyon kişi dünyadaki 157 ülkenin nüfusundan daha yüksektir ve Türkiye'de 41,5 milyon kişi açlık sınırının altında yaşamaktadır.

"BUNLARIN HEPSİ BU ÜLKEYE BU ÇOKLU KRİZİ GETİRİYOR"
İşsizlerin zaten hali perişan. Ama bu ülkede çalışmak ya da bu ülkede çalışmak yoksulluktan kurtulmaya yetmiyor. Bu ülkede insanlar çalıştıkça da yoksullaşıyorlar. Tarımda çalışıyorlar; ekiyorlar, biçiyorlar, geçtiğimiz yıla göre daha yoksullar. Sanayide çalışıyorlar; asgari ücret alıyorlar, geçtiğimiz yıla göre daha yoksullar.

Türkiye, çalışanın yoksullaştığı çok nadir ülkelerden bir tanesi. Yine Türkiye, eğitimlinin daha çok işsiz kaldığı... Dünyada bir başka örneği yoktur ki Türkiye gibi eğitim arttıkça işsizlik oranı artıyor. Her yere açılan üniversiteler... Devlet Planlama Teşkilatı'ndan mahrum bu ülkede plansızca açılan bölümler... Bir mühendis, 40 ara eleman lazımken 40 mühendis yetiştirip onları işsiz bırakıp bir ara elemanı, o aranan elemanı yetiştiremeyen plansız, programsız, düzensiz eğitim sistemi... İşte bunların hepsi bu ülkeye bu çoklu krizi getiriyor.

"İŞTE AK PARTİ'Yİ İKTİDARDA TUTMANIN BU MİLLETE AĞIR MALİYETİ!"
Bütün il ziyaretlerinde üzülerek şahit oluyoruz ki; üretici kazanamamaktan değil, maliyetini bile kurtaramamaktan şikayetçi. Bu Gaziantep'te fıstık üreticisi bunu söylüyor. Kiraz bahçesine gittiğinizde Niğde'de kiraz üreticisi bunu söylüyor. Trabzon'da, Rize'de çay üreticisi bunu söylüyor. Giresun'da, Ordu'da fındık üreticisi bunu söylüyor.

Ege'de ya da Adana'da pamuk üreticisi bunu söylüyor. Bütün Türkiye'de ve Trakya'da, Anadolu'da ve Trakya'da buğday üreticisi bunu söylüyor.

Maliyet burada, taban fiyat burada, gerçek alım daha da altında. 21 liraya mal edilen, tüm maliyetlerin doğru katıldığında ziraat odalarının hesapladığında, 21 liraya mal edilen buğdaya 16,5 lira fiyat veriyorlar. Protein hesabı bilmem ne hesabıyla 14 liraya, 13 liraya parayı basan zararın zararına buğdayı alıyor.

Bu yüzden bu büyük adaletsizlik üretici açısından dururken, bu ürünleri tüketenler ise alamamaktan şikayet ediyorlar. İlk kez, ilk kez böylesini gördüm.

Muğla'da Datça Pazarı'ndan "Kredi kartına 5 taksit sebze meyve" diye yazmış. Şu çeyrek karpuzu anlatırlardı inanmazdık, değil mi? Derlerdi ki "Bizim memleketimiz bolluk bereket, kendi kendine yeten yedi ülkeden biri." Bu 1980'lerde, 90'larda ders kitaplarında yazan, öğretmenlerin anlatıp bizim inanmadığı "Öyle ülkeler var yarım karpuz satılıyormuş." Yarım karpuz!

İnanılır gibi değil. Diğer taraftan şimdi gördük kendi memleketimizde, bu bolluğun bereketin memleketinde çeyrek karpuzları görüyoruz. Ve kredi kartına 5 taksitle sebze meyve satanları görüyoruz.

Bakın, ağacında elma 18 liradan toplanıyor, satılıyor. Marketteki fiyatı 150 lira. Ağacında kiraz, gözümle gördüm, kulağıyla izleyen tüm Türkiye duydu, Niğde'de kiraz bahçesinde; "60 liraya alıyorlar" diyor. Peki yevmiye kaç para toplayanın? "2000 lira" diyor. "Kaç kilo topluyor?" diyorsun. "En çok 40 kilo" diyor. Bölüyorsun, 50 lira çıkıyor, toplama... 40 lira çıkıyor toplama maliyeti, 50 lira çıkıyor toplama maliyeti, "Yemeği, yol parası 60 lira" diyor. 60 liraya kirazını satıyor, markette almaya gidiyorsun 200 lira.

Çilek 43 liraya alınıyor, 250 liraya satılıyor. Kayısı 20 lira ağacında, 110 lira markette. Karpuz tarlada 8 lira, markette 30 lira.

İşte AK Parti'nin kara düzeni! İşte AK Parti'yi iktidarda tutmanın bu millete ağır maliyeti!

AKPDEN.NET
Diğer taraftan, diğer taraftan devam edeceğimizi söylemiştik. Eskiden akpden.com vardı. Birinci site Sultancılarda, ikinci site Butlancılarda kaldı, kullanmıyorlar. Biz de akpden.net yapmıştık. akpden.net'te bu sefer bir cep telefonu faturası var.

En ucuz tarife; 9 GB internet, asla gençlere yetmez, 750 dakika konuşma, 500 SMS. Fiyatı 310 lira. Ama akpden.net'te sepete eklediğinde bak karşına neler çıkıyor:

İlk Tesis Özel İletişim Vergisi: 58.33 lira Özel İletişim Vergisi: 31 lira Katma Değer Vergisi: 68 lira Telsiz Kullanım Ücreti: 26 lira 98 kuruş Damga Vergisi: 4.74 lira Toplam Vergi: 190 lira Paket 310 lira, vergi 190 lira, fatura 500 lira! İşte Adalet ve Kalkınma Partisi'ni iktidarda tutmanın millete ağır maliyeti!

akpden.net, önceki haftalarda duyurduğumuz oyun konsolu, cep telefonu, bilgisayar, motosiklet hesaplarıyla birlikte milletimizin incelemesine ve sandık başına gittiğinde değerlendirmesine arz olunur.

Bu ülkede maalesef adalet yok. Olmadığı için refah da yok, bereket de yok. Fatih Sultan Mehmet şöyle söylemiş: 'Aklı öldürürsen ahlak da ölür. Ahlak öldüğünde millet bölünür. Kadıyı satın alırsan adalet ölür. Adalet ölürse bu devlet ölür.'

Milletin gönlünden ve gözünden düşen bir avuç insan, kendi menfaatleri için Türkiye'de adaleti öldürdüler. Biz 2023 Kasım'ında hep birlikte partimizde büyük bir değişimi gerçekleştirdik. 4 ay sonra yeni kadrolarımızla, hep beraber, daha çok kadına, daha çok gence güvenerek; ölçme, değerlendirmeye güvenerek, her adayımızı mutlaka nüfusun uygun olduğu, yarışın riskli olduğu -yani kesin kazanma kesin kaybetme durumları dışında- mutlaka anketler yapılarak belirledik. Ve yapılan ilk seçimde söz verdiğimiz gibi, Adalet ve Kalkınma Partisi'ni ilk kez yendik. 47 yıl sonra da partimizi ilk kez birinci parti yaptık.

O günden, o günden bugüne demokrasi dışı tüm saldırıların hedefi olduk. Biz kaybeden değil, kazanan CHP'yiz. Biz kaybetmeyi reddeden CHP'yiz. 'Bir seçim kaybedersek ertesi gün kurultaya gideceğiz ve aday olmayacağız' diyen Tayyip Erdoğan'ın çeyrek asırdır çektiği resti ilk kez gören; 'Kaybedersem görevde kalmayacağım, sen de kalmayacak mısın?' diye sorup Tayyip Bey'in sesini duyamayan CHP'yiz.

Bugüne kadar, Cumhurbaşkanı adayımız dahil toplam 34 belediye başkanımıza operasyon düzenlediler. Şu anda 24 belediye başkanımız halen tutuklu. Bu operasyonların büyük bölümü, İstanbul'da yargı içinde oluşturulan talimatlı bir yapı tarafından yapıldı; herkesin gözünün önünde oldu. Herkesin gözünün önünde! Sonra o yapının başı, güya tarafsız, geldiği yer bakan yardımcılığı, oradan Başsavcı; güya tarafsız, ertesi gün bakan... Ertesi gün İl Başkanları toplantısında 'Partimizin başarısı için çalışmaya devam edeceğim' diyor. Dün olduğu gibi, üstünde savcı cübbesi varken partinin başarısı için çalışıyor; bugün de bakan kimliğiyle 'Partimin başarısı için çalışacağım' dediği birinin geldiği ve hepimizin duyduğu, herkesin bildiği şekilde... Ankara'da başsavcı vekiller değişecek, çünkü 'Dediğimiz operasyonları yapmıyorlar' dedikleri şudur; şöyle anlatalım, şöyle basitçe anlatalım:

Bir belediyenin nasıl denetleneceği bellidir. Ya rutin denetlenir; yani rastgele ya da düzenli zamanlarda gidilir, evraklar istenir ve işi bilen denetçiler tarafından, müfettişler tarafından denetlenir. Bir eksik görülürse sorulur, kusur görülürse yazılır, suç şüphesi varsa bakanlıktan yargılanmak için izin istenir. Eğer bir iddia varsa -yani birisi şikayette bulunduysa, ihbarda bulunduysa- gidilir, o ihbar incelenir, aynı usullerle denetim ve yargıya doğru gidilir. Bunun dışında bir denetleme yolu, yöntemi yoktur.

Belediye başkanlarına sabahın köründe gidip evini, belediyesini, ofisini basıp her şeye el koyup ondan sonra —yani delilden suça, suçtan suçluya gitmek gibi evrensel bir yargılama yöntemi varken— önce suçluya karar verip, hedeftekini alıp, bütün her şeyi alıp, sonra bütün firmalara çalışanlara 'Seni içeri attım, tutukladım. Malına mülküne çöktüm. En hassas yerini buldum —örneğin bekarsın, tek çocukla evde yalnız bir kadınsın— seni içeri attım. Sonra hadi bakalım şunun altına bir imza at, başkanı suçla, onu alayım seni salayım.' Sistem bu! Ankara'nın 'yapmam' dediği sistem bu!

Ankara'nın yıllardır direndiği; başsavcısı, başsavcı vekilleri, savcılarıyla 'Burası Ankara, böyle olmaz. Birisi hedefe konulup da operasyon yapılmaz. Sen siyaseten hedef aldın diye yargı buna alet edilmez' dedikleri, son kararnameyle dağıtılan, yerine açık açık, İstanbul'da bu operasyonları yapanın oradaki yardımcılarının gelip buralara başsavcı yapıldıkları, başsavcı vekilliklerinin dizayn edildiği bir süreçte, şimdi Ankara'da da başladılar.

Çankaya Belediye Başkanımızın, Hüseyin canımızın, gözaltına aldılar. Yurt dışındaydı, haber geldi; 'Kapıyı kırmayın, yedek anahtarı komşuyla yollayın' dedi. Belediyeye mesaj çekti; 'Yardımcı olun polise, ne istiyorlarsa baksınlar' dedi. Bütün her şeyin içinde yeni belediye başkanı olup da önceki dönemden devam eden çöp ihalesinin yeniden yapıldığında, şüpheli şekilde belirlenen maliyetin yüzde birinden altında, 0.41'le düşük birinin tahmin etmesinden şüphelenip o ihaleyi iptal etti. İki ay sonra yenisini yaptı, 4 milyon TL daha aşağıya, belediyenin karına bir ihale sonuçlandı. Bunu şikayet etmişlerdi, müfettiş baktı, olumlu yazdı. Teftişe Sayıştay geldi, raporuna 'İhalenin iptalinde kamu yararı görülmüştür' notunu yazdı. Birileri bu ihaleyi, iptalini Ankara'da bir şey olmuyor, İstanbul'da bildirdi. İstanbul'dan biri dosyayı aldı, önce kendi geldi, sonra dosyayı açtı. İstanbul'dan bir Başsavcı vekili Ankara'ya geliyor, dosyayla birlikte geliyor. Hüseyin'in yaptığı bu işi bu boyutta ele alıyor.

Sorulan, basına yapılan serviste rüşvetler, onlar bunlar havalarda uçuşurken dün gördük ki, Allah'a şükür, bu konuşulanın dışında hiçbir şey yok. Ama şimdi buradan usul bu ya... Hedef kim? Hedef orada Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu'ydu, CHP'nin başarılı belediye başkanlarıydı. Şimdi Ankara'ya gelindi. Ankara'da hedef kim? Canını yakalım CHP'nin, canını yakalım Özgür Özel'in, Hüseyin Can Güner'i hedefimize oturtalım. Bunu buradan, bu yüce çatının altında, tutanak altında, milletin gözünün önünde, sizlerin şahitliğinde, tarih önüne emanet ediyorum, emanet.

Gözümüz kulağımız, gözümüz kulağımız adliyede. Bir yandan da, bir yandan da yeni atamalardan sonra yeni görev dağılımları olacak. Tutuklamaları yapacak hakimlere görevi vermeden soruyorlar. Büyük büyük isimler söylüyorlar

Önüne bu gelirse delile mi bakacaksın, gözünü kırpmadan tutuklayacak mısın? Gözünü kırpmadan tutuklayacak olanları o görevlere koymaya, böylesine bir gayri nizami aslında var olmaması gereken bir mülakat yapmaya, koşul olarak da 'Acaba bir sonraki operasyon şuna mı buna mı ona mı?' denen herkesin ismini verip 'Önüne gelirse, tutuklaman istenirse talebe mi uyacaksın, delil mi arayacaksın?' diye sorulduğu bir süreç...

Vicdandan, adil yönetiyor görüntüsü vermekten, mahkemeleri sanki varmış gibi göstermekten bile vazgeçmiş durumdalar.

Geçen hafta Ekrem İmamoğlu'nun, sevgili başkanın yargılandığı dava; 147 ayrı iddia... "İmamoğlu suç örgütü" deyince, herkese yöneltilen iddiadan alınacak ceza ona da yönelik oluyor. O yüzden o konuda onun da savunma yapması lazım.

Öyle ki, 12 Eylül'de DİSK ana davasında toplam 136 gün savunma yapılmış. Başkan her tarafına iştirak etmiş, 21 gün aralıksız kendi savunmasında sözü kesilmemiş; 12 Eylül yargısı, Abdullah Baştürk...

Yine FETÖ'cüler yargılama yaparken, Danıştay baskınını yapan kişiyi 46 saat dinlemişler. Binaya giriyor, vuruyor, gidiyor; 46 saat savunmuş kendini, sözünü kesmemişler. Ekrem Başkan her bir şeyde bir şey söylemek istediğinde "Başkan otur, savunma sıran gelince her birine tek tek istediğin kadar cevap vereceksin." diyenler, bir yerden gelen bir talimatla, "Efendim, 9'unda mahkemeyi bitireceğim, o güne kadar savunmalar bitecek. Haydi çabuk!" diyerek birçok kişinin avukatını kesmiş. Avukatın savunmada sözünün kesildiği nerede görülmüş? Ekrem Başkan'a gelmiş, "6 saatin var, bütün avukatların ve sen 6 saatte savunmanı yapacaksın." deniyor.

Böyle bir noktayla, böyle bir ucubelikle, böyle bir hukuk tanımazlıkla, böyle bir vicdan sızlığıyla karşı karşıyayız. Ama bir yandan da şunun farkındayız; bu kürsüden 1.5 yıl boyunca şunu anlatmadık mı? Hepsi yalan! TGRT'de İBB davasıyla ilgili ne anlatılıyorsa, TV100'de ne konuşuluyorsa, servis edilip de orada burada A Haber'de ne haysiyet cellatlığı yapılıyorsa "Göreceksiniz iddianamede bile olmayacak." dedik. Saydıklarımızın hiçbirisi iddianamede yok! Olanların kanıtı yok! İlk her şeyi başlatan gizli tanık iddianamede yok! Tek "Ben gördüm, ben duydum." dediği ifadeler noktası virgülüyle alınmış, gizli tanığın adı değiştirilmiş. Çünkü birisi vazgeçmiş. Hani sen görmüştün, sen oradaydın? O orada değil, onun yerine bu burada!

Yani, mesela bir tiyatro oyununda tiyatro sanatçısının - benim gibi - sesi kısılarak hasta olsa, sesi hiç çıkmasa onun yerine başkası oynar oyunu. Futbolda oyuncu sakatlanır, değiştirirsin; yerine bir başkası oynar oyunu. Çünkü oyundur onlar, başkası da oynasa olur. Gizli tanıklıkta oyuncu değişikliği mi olur? Bir şeyi "Ben gördüm, söylüyorum. Adımı gizlerseniz tanıklık ederim." diyen kişiyi noktasına virgülüne aynı ifadeyle "O kişi değil, bu kişi. Hatta er kişi değil artık dişi ilke geldi." diye oyuncu değişikliği mi olur? Böyle vicdansızlıklarla karşı karşıyayız.

Geçen gün hayretlere düşerek izledim, hayretlere düşerek... Bir köşe yazarı diyor ki: "Murat Ongun iddia etti." diyor. "Efendim, şu avukat benden para istedi. Böyle bir şey olabilir mi? İddia doğruysa bayayım, yalansa davayayım." diyor. Yahu, çok iyi de, çok iyi de bizzat bir tutuklu —halen tutuklu, ifadesinin hala arkasında— dedi ki: "Bana geldi bir avukat. 'Bu ifadeye imza at, 2 milyonu da, 2 milyon doları da şuraya at. Seni savcıya götüreceğim, serbest kalacaksın.' dedi" diye bunu söyledi. Bu ifade tutanağı Silivri'de kayıtlara girdi. Kişi de bunu söyledi. Ben de bunu Bayrampaşa'da otobüsün üstünden avukatın adını vererek söyledim, adını vererek!

Değerli köşe yazarı, o gece ne oldu biliyor musun? "Buna imza at, şuraya da para at, dışarı çık." diyen avukat, cep telefonlarını evde bırakıp bir başka arkadaşının arabasına binip Antalya Kepez'e doğru yola çıkıp, orada Yunan adasına geçmek için tekne ayarlayıp jandarmaya yakalandı Kepez'de! Getirildi, mahkeme karşısına çıkarıldı ve kendisine ev hapsi verildi. Şu anda ev hapsi de kaldırıldı, "Binamız işgale uğradığında burada temizlik başlamış." diye bizim CHP Genel Merkezi'nden poz veriyor o avukat!

Sen diyorsun ki: "Böyle bir iddia varsa bayayım, yalansa davayayım." Olmuşu var! Suçüstü yakalanmışı var, delili var, kaçışı var, gelişi var, ev hapsi var, salınışı var; ortada dolaşıyor adam! Oradan, bir yerden duyulmuş, buna şaşırmalar... Bu kadar somut gerçekler ortadayken buna şaşırmayıp da tutup oradan bir şeyi cımbızlayıp ona şaşırmalar... Kim, neyin şakasını yapıyor? Kim kimi kandırıyor? Kim hangi tiyatroyu oynatıyor buralarda? Bunların hepsini görmek lazım, bunların hepsini görmek lazım.

Son olarak şunu anlatayım son olarak şunu anlatayım: Butlan kararının üzerinden tam 54 gün geçti arkadaşlar, 54 gün! 54 günde biz 21 il dolaştık. Milletimizle beraberiz, örgütümüzle beraberiz. Örgütün dikine hiyerarşisini ne kararı verenler kırabildi ne karardan nemalananlar. 74 il başkanı ilk günden beri aslanlar gibi durdular, durmaya da devam ediyorlar.

Butlanı kabul edeni millet sokağa çıkartmıyor! Butlanı kabul edeni illerde millet selamını almıyor! Butlana direnenleri omuzunun üstünde taşıyor. Böyle bir süreç...

Ses kaydının tamamının metne dökülmüş hali şu şekildedir:

O kararla birlikte bir tartışma, efendim tedbirle geldik. Biz tedbirle geldiğimiz için biz kongre yapamayız. Tartışmayı normalde bitirecek iş, bu işin uzmanının görüşü.

Konunun bütün profesörleri ortak metin yayınladı. Dediler ki: "Tedbir, kurultaya engel değildir, aksine bir an önce yapılmalıdır."

Kanunu çıkaranlar, çıkarırken burada çalışan hocalar görüş verdiler, makale yazdılar; "Derhal yapılmalıdır" diye. "Yapamazsın" dediler. Kim dedi? "Bir tane avukatım var" o dedi.

Bütün bin, binin üzerinde delege imzalarını teslim ettiler. İmzaları verdik. Üstünden bir ay geçti, hiçbir şey söylemeyip üstüne yatıyorlar. Bir yandan da, bir yandan da orada burada televizyon açıkınca "Tedbir var, kurultay yapamayız" diyorlar.

Oysa o imzalar gereğince alıp da İlçe Seçim Kurulu'na başvursa; yapıyor sa yapacak, yapmıyorsa yapmayacak hepimiz göreceğiz. Bundan da kaçıyorlar.

Bir yandan, bir yandan partinin parti meclisi üyeleri, bu kararı kabul etmeyenler, daha doğrusu parti meclisi yetkisinde olan MYK onayını getirmeyince milletvekillerimizi PM'den değil, tutup da usulsüzce MYK'dan atınca parti meclisinden istifalar oldu. Yedeklerin çağrılmasına rağmen 23 kişi kaldı. "Kırkın altında kalırsa derhal kurultay" diyor kanun, yapmıyorlar. Öyle oturuyorlar.

Diğer yandan, 54 gün geçti istinaf BAM'ın, BAM 36'nın kararını vermişler. Herkes ne diyor bize? "Yargıya saygı duyun, sakin olun, bekleyin, Yargıtay'ı bekleyin."

54'üncü gün dosyayı Yargıtay'a göndermediler. İlk 10-15 gün kendi kendine butlanıcılarla kararı alan "Bir dilekçe yaz, cevap yazayım. İnceleyim, yapayım" diye oyalama senaryoları.

Bir aydır, bir aydır bir düğmeye basacak mahkeme başkanı basmıyor. Düğmeye basma yetkisi oradaki müdürde, yazı yazmış yetkiyi üstüne almış, ondan habersiz onaylanmasın diye.

Adli tatil gelene kadar onaylamamak için "Müzakerem var basamadım, NATO vardı gidemedim, bilmem ne yapamadım." Şimdi 3 günlük rapor daha almış o düğmeye basmasın ki kararı Yargıtay'a yollamasın.

Dikkat! Kararı alan, kararı Yargıtay'a yollamamaya çalışıyor. Üst mahkemenin denetimine sokmamaya çalışıyor. 54 gün geçmiş. "5-6 gün daha sallarsam araya 40 gün adli tatil girer. Belki bunlar yılar, partiyi oraya bırakır, maksat hasıl olur, ben de bu işlerden kurtulurum."

Aldığı karara güvenmeyen, Yargıtay'ın bozacağını adı gibi bilen, İstinaf Mahkemesi'nin tedbir kararı almasının sonuç doğuracağı için diplomasını yırtıp atan, yetiştiren bütün hocaların "Yapamazsın" diye yazdığı, makaleler yayınlanan yerde şimdi rapor almak suretiyle, düğmeye basma görevini de memurdan kendisine alarak verilen talimatı uygulayanın muradını ben biliyorum, onun muradını. Ama bu millet günü gelince soracak bunun hesabını! Soracak bunun hesabını!

KILIÇDAROĞLU'NA YENİ PARTİ CEVABI

Şimdi, şimdi şunu bir görelim. Bir yandan da "Efendim, yeni parti kurulur mu? Efendim kurulmasın, nereye gidiyorsunuz, niye gidiyorsunuz?" anlayamadım.

Kimse yeni parti kurmanın meraklısı değil de, değil de yeni partiyi sokakta iktidar yürüyüşümüzü kesip, partiyi baraj altına çekip umudunu tükettiğin emekli soruyor yeni partiyi. Böyle soruyor, böyle. Kolumu çimdikliyor "yeni parti" diye.

Yeni partiyi, nasırlı elleriyle kiraz toplayan teyzem soruyor. Sanayide bütün gün çalışan kalfa soruyor. Yeni partiyi, "Alın terimin karşılığını alırsam sosyal demokratların iktidarında alırım, sendikaya kavuşurum, yarın öbür gün daha iyi çalışırım" diyenler arıyor.

Yeni partiyi "Bu ülkenin artık bu ülkede yaşayamayacağım, dünyanın başka bir tarafına gideceğim" diyen gençler soruyor yeni partiyi. Ondan sonra diyor ki: "Anlamadım, niye yeni parti diyorsun?"

Hem, hem seçilmeden geleceksin, AK Parti yargısıyla atanacaksın, 6 yıl öncesine kendini, 6 yıl öncesinden bugüne olmayan mazbatanla ışınlatacaksın; eline verilen delege ki 500 tanesi o seçimde oyu bana değil, sana vermiş. Ya insan bundan bir şey anlar ya. O seçimde "iradesi sakatlandı" dediğin seçimde sana oy veren 500 delege imza vermiş "Gel, kurultayı yenileyelim" diye, ona yok.

Bu kurultayda 1333 delege, tarihin en yüksek oyuyla oyunu kaybetmemeye yemin etmiş, kazanan CHP'nin iktidar yürüyüşüne vermiş; "Ben kurultay yapmayacağım. Yaparsam Eylül'de başlayacak, Nisan'a kadar sallayacağım. Erken seçim olursa AK Parti'ye böyle yakalanacağım. Bütün umutları kaybettireceğim." Ondan sonra "Ya niye yeni parti, niye konuşuluyor, hiç anlamıyorum."

Millet anlıyor niye konuşuluyor. Milletin umudunu burada tüketirsen, millet umudu yeni partide arıyor!

Ömrüm boyunca, kendimden önce görev yapan genel başkanlarla konuşurken düğmem açık konuşmadım. Adlarını alıp bir kere kötü kelime söylemedim. 'Benden önceki genel başkan demediğini bırakmadı; olsun, o beni eleştirir, onun hukuku bana emanet' dedim. Şimdi buradan söylüyorum:

2023'te yapılmış seçim için, 2025'te seçilmiş il başkanlarını görevden alıyorsunuz. 60 tanesi sizin döneminizin il başkanı. Niçin seçilmiş CHP'ye saygı duyuyorsun, atanmış benle yürümüyorsun diye bu partinin evlatlarını kıyıyorsunuz, partiden atıyorsunuz? En sonunda da dönüp dolaşıp, 'Öyle yapamam, böyle yapamam' diyorsunuz.

Giderken 1 milyon 250 bin üye vardı, 2 milyona çıkardık Allah'a şükür. Etmeyin, istifa dediniz; maalesef 50 bini istifa etmiş, 1 milyon 950 bin üyemiz var.

Ve görüyorum ki, 'Ben aday olmam, hiç olmadım, aday gösterilirsem olabilir' falan lafları yeniden geri gelmiş. Tam zamanı! İlk kez, Sayın Kılıçdaroğlu, size bu kürsüden, bu kürsüde siz görev yaptınız, konuştunuz; ben orada oturdum, orada oturdum, burada oturdum. Alay ediyorlar benle, 'Aday oldunuz, ben burada gözyaşı döktüm.'

Bu kürsüden, ama bu kürsünün ilk sahibi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'tür, son sahibi ne benim ne sensin!

Mademki partilisin, mademki bölünmek istemezsin, mademki 'Bölünme olursa AK Parti'ye yarayacak' diye sanki bölebilecekmiş gibi konuşursun; buradan açıkça söylüyorum, açık açık! İster 1 milyon 950 bin üyemizle, istifa edenleri geri çağıralım 2 milyon üyemizle, ister son bıraktığın 1 milyon 200 bin üyemizle; ikimiz, tüm üyelerle genel başkanlık yarışına girelim, kaybeden CHP'yi salsın! CHP'yi salsın! Kaybeden siyaseti bıraksın!

Sayın Kılıçdaroğlu! Çağrı yapıyorsun ya, çağrı yapıyorum! İkimiz yarışalım 2 milyon üyeyle! %90'ın altında oy alırsam siyaseti bırakıyorum!