İktidar bir diktatörlük hukuku oluşturmak istiyor. Bunu da tertiplediği siyasal kumpas davaları ve açtığı soruşturmalar üzerinden yapmaya çalışıyor. Siyaset ve muhalefet yapmayı, bağımsız ve nitelikli gazeteciliği suç saymaya kalkışıyor.
Türkiye’yi İslamcı-faşist bir diktatörlüğe sürükleyerek, kurmak istediği rejimi kalıcılaştırmaya çalışan iktidar, bunun önünde engel olabileceğini düşündüğü kişi ve kesimleri etkisizleştirmeye, kurum ve kuruluşları da tasfiye etmeye yöneliyor. Bunun son örneğini, benim de dört sanığından biri olduğum “casusluk” davası iddianamesi oluşturuyor.
Bu amaçla, iktidar, CHP ve muhalif belediyelere karşı yıkıcı bir operasyon yürütürken, bağımsız ve nitelikli gazetecilik/yayıncılık yapan medya kuruluşlarını da “susturmaya” kalkışıyor. Bunun en pervazsız ve çarpıcı örneğini ise TELE1’e el konulması oluşturuyor. Yine bu bağlamda, şeriatçılığa karşı mücadele edilmesini suç sayan yeni bir hukuk ve anayasa ihlali ile laiklik ve Cumhuriyete karşı açık bir saldırı başlatılıyor. SOL Parti’ye yönelik adli ve fiili saldırıların anlamı da budur. Suç işliyorlar. Bu saldırıların önümüzdeki dönemde artacağını öngörmek ve buna hazırlıklı olmak gerekiyor.
Yukarıda da işaret ettiğim gibi, Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve benim hakkımda tutuklama kararı verilerek TELE1’e el koydukları yalan ve iftiraya dayalı beşinci sınıf bir siyasi kumpas davası olan “casusluk” soruşturmasının yeni açıklanan iddianamesi, sözünü ettiğim “yol temizliği” operasyonunun en önemli siyasal etaplarından biridir. Bir hukuk faciası olan iddianameler tek bir kanıta dayanmıyor. Esas olarak iktidara muhalefet etmeyi ve bağımsız gazeteciliği, vehim ve varsayımlarla suç ilan etmeye kalkışan bir ibret belgesi çıkarılıyor.
Örneğin; İmamoğlu’nun İstanbul seçimlerini kazanması ve TELE1’in bu konudaki yayınları “casusluk” sayılmaya çalışılıyor. Bırakın hukuku, akıl ve mantık dışı bir tablo ile karşı karşıyayız. Suç işleniyor.
Bu tablo, iktidarın zavallılığına, büyük bir güç ve inandırıcılık yitimine uğradığını da ortaya koyuyor. Tarihsel ve siyasal koşulların kendisini sıkıştırdığına işaret ediyor. Daha da önemlisi; tam bu nedenle iktidar baskıyı giderek artırıyor. Zamanı kaçırmanın paniği ve korkuyla saldırıya geçen iktidar, iç dinamiklerini kaybedince, salt dış dinamiklere dayanarak ayakta kalacağını sanıyor. Fena halde yanıldıklarını görecekler.
İŞBİRLİKÇİ İSLAMCI VE YURTSEVERLER
Basit bir zekâ kıvılcımı bile taşımayan, art niyetli, akıl dışı ve esas olarak kendi iktidar ömürlerini uzatmak için yurtseverleri lekelemeye çalışıyorlar. Casusluk operasyonu kumpasçıları, yayınlanan iddianame nedeniyle adeta suçüstü yakalanmış durumdadır. Ortada bir rezalet var.
Türkiye’de ve bölgede siyasal İslamcıların tarihi, emperyalizm ve başta CIA ve MI6 olmak üzere istihbarat örgütleriyle utanç verici bir işbirliğinin tarihidir. BirGün gazetesinde 17 Kasım 2023 tarihli yazımda; Türkiye’de siyasal İslamcılığın esas olarak bir Soğuk Savaş dönemi ürünü olduğunu ortaya kanıtlarıyla koydum. Bu hareketin kurucu kuşağından kişilerin CIA ile bağlantılı olduklarını, örneğin Av. Bekir Berk’in sicilini, yine İslamcı hareketin içinden gelen tanıklarla gösterdim. AKP’nin kuruluşu ve iktidara taşınması da farklı değildir.
Bir ABD projesi olarak kurulan ve iktidara taşınan AKP’nin sicili de bu anlamda yüz kızartıcıdır. Ben AKP’nin kuruluş sürecini, bu dönemde kurulan ilişkileri ABD, İsrail ve İngiltere bağlantılarını 2007’de ilk baskısını yapan, 2017’de de genişletilmiş 12. baskısında yeni bilgi ve belgelerle desteklediğim kitabımda ortaya koydum. “Bir ABD Projesi Olarak AKP” adlı kitabım sanıyorum 20. baskıya yaklaştı. *
Şimdi sizinle, kitabın ilk kez 12. baskısında yayınladığım belge niteliğindeki tanıklıkları paylaşacağım. Kendisi emperyalizmin bir imalatı ve yabancı istihbarat örgütleriyle işbirliği içinde oluşan, bu yönde hakkında güçlü iddialar bulunan bir partinin neden bu ülkenin gerçek yurtseverlerini “casuslukla” suçlayamayacağını göstereceğim. Çünkü iddianame konusunu değerli meslektaşım, günümüzde gazeteciliğin yüz aklarından Timur Soykan BirGün’de 6 Şubat Cuma günü ayrıntılı bir haber-analiz yazdı. Sevgili arkadaşım Soykan’ın yazdıklarına belki birkaç ayrıntıdan başka eklenecek bir şey yok. Sağ olsun işimi kolaylaştırdı. Şimdi AKP’nin siciline geçebiliriz.
GİZEMLİ ÇAMLICA TOPLANTILARI
AKP’nin kuruluşuna ve iktidara taşınmasına ilişkin belgelere ve olgulara dayalı şekilde yazdığım kitapta ortaya attığım görüşler bir süre sonra bazı İslamcı yazarlar ve kanaat önderleri tarafından da doğrulanacaktı. Üstelik fazlasıyla “içeriden” bilgiler ve tanıklıklarla...
Çeşitli dinci gazete ve dergilerin ardından son olarak dönemin Zaman gazetesinde yazan önde gelen İslamcı fikir adamlarından Ali Bulaç -ki kendisi Fethullahçı gazetenin bu Cemaate mensup olmayan yazarlarından biriydi, ama 15 Temmuz’dan sonra tutuklandı- bir yazısında çok çarpıcı bir tanıklığını anlatacaktı. Ayrıca Akit gazetesi yazarı, tanınmış İslamcı Abdurrahman Dilipak ve AKP kurucularından, daha sonra Merkez Demokrat Parti’yi kuran Prof. Dr. Abdurrahim Karslı da Ali Bulaç’la paralel açıklama ve tanıklıklarda bulunacaklardı.
Tablo sarsıcıydı. AKP, sonradan sanki bu sicili temizlemek için, muhaliflerini siyasal casuslukla suçlamayı sıradanlaştıracaktı. Adeta Freudyen bir durum söz konusuydu. Bu sicilin tanıklarından biri de eski ülkücü liderlerden Namık Kemal Zeybek’ti. Ülkücü-Milliyetçi hareketin pilot kabinindeki önder ve teorisyenlerinden biri olan Zeybek, 12 Eylül’den sonra MHP’den ayrılmış, S. Demirel hükümetinde bakanlıklar yapmıştı. Bu isimlere geleceğiz.
Önce, bugün bir kenara çekilmiş olan Ali Bulaç’ın 22 Aralık 2014’te Zaman gazetesinde yayınlanan, “AK Parti bir proje miydi?” başlıklı, hâlâ yalanlanmamış tanıklık yazısına bakalım. İlgili bölümleri şöyle:
“Geçenlerde Merkez Parti Genel Başkanı Abdurrahim Karslı +1 TV’ye verdiği röportajda, Abdurrahman Dilipak’ın, ‘AK Parti’nin bir proje olarak ABD, İngiltere ve İsrail tarafından kurulduğunu iddia ettiğini ve kuruluşuna destek veren güçlerin şu üç şeyi talep ettiğini söyledi:
1- Biz sizi iktidara taşıyalım.
2- Size iktidarda sorun çıkaracakları opere edelim.
3- Size gerekli finans destekleri getirelim. AK Parti’den istenenler de şunlardı:
a- İsrail’in güvenliğini artıracaksınız, önündeki engelleri kaldıracaksınız.
b- Büyük Ortadoğu Projesi, yani sınırların değişmesini destekleyeceksiniz.
c- İslam’ın yeniden yorumlanmasında bize yardımcı olacaksınız.
Bu konuyu yazmamın iki sebebi var. İlki, Sayın Karslı beni de şahit gösteriyor. (...) Yine yazmayacaktım ama Dilipak Rota Haber’den Ünal Tanık’a konuşmaları teyit edince yazmaya karar verdim. İkincisi; Ak Parti’nin neden Batı ile bozuştuğunu anlamak için artık bunları yazmak lazım. Evet, o toplantılarda vardım, 40 senedir tanıdığım A. Dilipak, bunları -ifadelerde bazı değişiklikler olsa da- anlattı. Mesele şu:
1998’lerden başlamak üzere Amerikalılar sıklıkla bizlerle görüşmeye başladılar. Biri gidiyor, üçü geliyordu. Sordukları şuydu: Türkiye’de dindar zemini güçlü bir iktidar mümkün mü? (...)
Ancak, ne aktivisttim ne de siyasi bir hevesim vardı. Dilipak ise çok hareketli, aktif bir arkadaşımız. Tanıyanlar bilir, her konuda projesi var. Yeni dönemde Türkiye için mümkün bir siyasi proje hazırladı. Bundan hayli saygın kişilere bahsetti. Ve onun ifadelerine göre Ankara’da birilerine çalıştığı dosyayı verince Amerikalıların görüşme trafiği değişti. Bir süre sonra Dilipak, projesinin ‘bazı değişikliklerle’ AK Parti olarak ortaya çıktığını gördü. Bundan sonrası hepimizin malumu.
Amerikalılar ikna edebilselerdi söz konusu projeyi Erbakan hocaya uygulatmaya düşünüyorlardı. Ancak, o reddetti. Erbakan hoca vefatından önce Ak Parti’nin nasıl kurulduğuna ilişkin elindeki belgeleri bana gösterdi. Ertan Yülek Bey şahitti.”
ERBAKAN’IN TANIKLIĞI
İşte yazı böyle! Bulaç, toplantılardan birine BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu’nun da katıldığını, Erdoğan’ının birlikte çalışma teklifini, işin arkasında ABD olduğunu öğrenince reddettiğini de ileri sürüyor. Bu yazı ile Dilipak ve Karslı’nın iddiaları yalanlanmadı. Kitabımda daha kapsamlı anlattığım görüşme trafiği ve toplantılar da... Şimdi sanırım Necmettin Erbakan’ın, “AKP’ye oy vermek, İsrail’e oy vermektir” şeklindeki sözleri daha iyi anlaşılır. Rahmetlinin bir bildiği varmış!
Bir başka tanığın ise önde gelen demokrat milliyetçi kanaat önderlerinden biri olan Namık Kemal Zeybek olduğunu belirttim. Olay şöyle: Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı olunca, hükümetinde devlet ve kültür bakanlıkları yapan Zeybek’i önce başdanışmanlığına getiriyor, sonra da Türkiye ve Kazakistan tarafından Alma Ata’da ortak kurulan Ahmet Yesevi Üniversitesi’nin mütevelli heyeti başkanlığına atıyor. Zeybek 2000 yılında Alma Ata’da makamındayken kendisini ABD’nin Kazakistan Büyükelçisi ziyaret ediyor. Büyükelçi, AKP’nin kuruluş hazırlıklarından söz ederek, Zeybek gibi milliyetçi gelenekten önde gelen bir kişinin, kendilerinin de desteklediği, iktidara gelmesi neredeyse kesin olan bu partiye katılmasını öneriyor. Konuyu yüz yüze birkaç kez konuştuğum Zeybek, bu cürete çok şaşırdığını ve büyükelçiyi nazikçe kovduğunu anlattı.
Ben gerek Abdurrahim Karslı gerekse Namık Kemal Zeybek ile TELE1’de konuya ilişkin 4 canlı program yaptım. Karslı ve Zeybek canlı yayında da olayı, toplantı ve görüşmeleri bütün açıklığıyla anlattı. Yine kimseden (iktidar çevreleri ve yandaş medyadan) deyim uygunsa “çıt” çıkmadı.
İşte bu iktidar, yani bir ABD, İngiltere ve İsrail projesi olarak kurulup iktidara taşınanlar, bu ülkenin yurtseverlerini, gerçeğe sadakatini koruyan bağımsız gazetecilerini ve cumhuriyetçi siyasetçilerini “casus” diye suçlamaya kalkışıyor iyi mi! Siz önce İstanbul Çamlıca tepesindeki villalarda yaptığınız ayıplı toplantıların hesabını verin.
Biz bağımsız gazeteciliği, özgür yayıncılığı, halkın haber alma ve bilgiye ulaşma hakkını sonuna kadar savunmaya devam edeceğiz. Hukuksuzluğa geçit vermeyeceğiz. Zorbalığa, gericiliğe ve faşizme boyun eğmeyeceğiz, arz ederim!
*Merdan Yanardağ, Bir ABD Projesi Olarak AKP, Kırmızı Kedi Yayınevi, 12. Baskı, 2022 İstanbul.