Bütün mesele

Nedir Türkiye’nin bu aydınlardan çektiği? Onlar yetmezmiş gibi öğrenciler. Sanki canları sıkıldıkça başkalarının canını sıkmak için bir araya gelip, mesai harcayıp açıklama yapıyorlar, yazıyorlar. O eylem senin bu eylem benim koşturup duruyorlar. Ne yapmış sol kökenli muhalif aydınlar şimdiye kadar, her biri birkaç ayrı yazı konusu olsa da kısaca gözden geçirelim.

Alın işte, Jön Türkler. Sayıları 1500, 2 bin olarak tahmin ediliyor. Dergilerde konuşlanırlar. Ortak noktaları pozitivizm ve bilimsel materyalizmden etkilenmeleri. Toplumsal gelişmenin önünü tıkadığına inandıkları dinin yerine bilimi hâkim kılmak isteyen bir ideolojiye değil dünya görüşüne sahiptirler. Ömürleri kısa olur.

27 Mayıs İhtilâlı’ne doğru iktidara karşı açıklamalar ve eylemler yapılır. Amaç, anti-demokratik uygulamalara karşı çıkmaktır. İstanbul ve ardından Ankara’da, iktidar tarafından “nümayişçi, partizan, çapulcu” diye anılan üniversite öğrencilerinin, “gerekirse çanlarına ot tıkarız” diye uyarılan hocaların desteği ile eylemleri süvari ve atlı polis yardımıyla sert bir şekilde bastırılır. Turan Emeksiz ölür.

Yeni darbe tartışmalarının gölgesinde, Aralık 1961’de yayına başlayan Yön dergisinde, 160 aydının imzası olan ekonomi temelli, demokrasi çağrılı bir bildiri yayınlanır. Ama ihtilal muhalifleri, hatta bazı CHP’lilere göre, “O uğursuz 27 Mayıs’ın açtığı kapıdan giren Allahsız komünistler, kızıl sürüler” ülkeyi ele geçiriyordur.

47’liler ya da 1968’liler. Tam bağımsız ve demokratik Türkiye talepleri 12 Mart 1971 darbesi ile kesilir. Demirel şapkasını alıp gitmeden, Kanlı Pazar’la birlikte solun üzerine “balyoz” gibi inilir. Sanki Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın 1961’deki Türkiye’nin yüz karası idamının intikamı alınır. Öğrenci liderleri Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf İnan idam edilir

Tam bağımsız Türkiye isteyenlerin karşısında bu kez komandolar, provokatörler vardır. 1 Mayıs 1977’de Taksim’deki saldırıda 30 kişi ölür, 200 kişi yaralanır. Olaylar, İstanbul Üniversitesi’nde 16 Mart 1978’de, sol görüşlü öğrencilere yapılan ve 7 öğrencinin öldüğü 31’i ağır 100 öğrencinin yaralandığı, bombalı saldırı ile sürer. Malatya, Sivas, Maraş, Çorum katliamları yaşanır. Ama Demirel, “Bana sağcılar ve milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz” kafasındadır. Soldan ve sağdan aydınlar suikasta uğrar, İki yıl içinde 5 bini aşkın kişi öldürülür. 12 Eylül 1980 faşist darbesi yapılır. “Bir sağdan, bir soldan idam,” “Asmayalım da besleyelim mi?” denilip, hatta yaş büyütülüp 50 kişi idam edilirse de 12 Mart’taki gibi 12 Eylül’de de ana hedef bağımsız Türkiye isteyenler olur.

Sıkıyönetimin sürdüğü günlerde 12 Eylül faşizmine ilk başkaldırı 1984’te Aydınlar Dilekçesi ile ortaya çıkar. 59 aydının imzasını taşıyan, sonra imza sayısı 1383’e ulaşan “Türkiye'de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler" başlıklı metin, sıkıyönetim tarafından anında yasaklanır. Çünkü onlar “vatan hainidir.” İmzası olanlardan bir bölümü pişmandır, “sosyal konut dilekçesi” sanan mı istersiniz, “okumadan imzaladım” diyenler mi? Açıklanması yasaklanan dilekçe olayı, dönemin Başbakanı Özal’ın bir soruyu cevaplamasıyla basına yansır.

90’larda hedef yine solcu aydınlardır. Sivas’ta 1993’te, Pir Sultan Abdal şenlikleri sırasında, yazar Aziz Nesin’in dini eleştiren açıklamaları sonrasında, -devletin koruyamadığı- 33 Alevi aydın, radikal İslamcıların Madımak Oteli’ne saldırısı ve yakılmasıyla ölür. Gözaltına alınanlar hakkında açılan dava, sonuç doğurmaz. Sanıkların avukatları milletvekili olarak taltif edilir.

2013 Mayıs ayında Taksim’deki Gezi Parkı’nda ağaçların sökülmesi ile başlayan, çevrecilerin protesto eylemi daha sonra ifade özgürlüğü, sansüre hayır gibi eylemlere dönüştü. Bağzı çapulculu, penguen belgeselli, kırmızı kadınlı, duran adamlı, resitalli protestolar göz yaşartıcı bombalar, plastik mermiler ve tazyikli sular. Aralarında 14 yaşındaki bir çocuğun da bulunduğu 8 genç ve bir polis memuru ölür. Hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüsten cezaevi kapısından döndürülen müebbetle cezalandırılan iş insanı ve biri Taksim Dayanışması avukatı ve milletvekili seçilen 4 sanık hakkında 18 yıl hapis cezası verilir.

Aydınlar geçen günlerde laiklik konusunda da bir bildiri yayınlar. Bir nevi Milli Eğitim Bakanlığı’nın uygulamalarına karşı 168 aydının imzası taşıyan, imzaların 45 bine yükseldiği belirtilen bildiride “Laik eğitimi, laik hukuk düzenini ve laik kamusal hayatı adım adım ortadan kaldırmaya yönelik hamleler(in) ivme kazandığı” belirtilir. 28 Şubat post modern darbesinin etkisini hâlâ hisseden İktidar mensupları ya da destekçileri için bu bildiri İslam karşıtlığıdır. Mahkemelerde hesap vermelidirler.

Laiklik, Türkiye için çok tartışılan çok hassas bir konu. Laiklik, Yunancada “laikos” kavramından gelen “din adamı olmayan insanları” ifade eder. Bu konudaki ilk tartışma Anayasa’da yaşanır. 1924 Anayasası’nın 2. Maddesi şöyledir: “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâm’dır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir.” 1928'deki ilk değişiklikle Anayasa'da bulunan dini ibareler çıkarılır. 1937 yılında söz konusu madde “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir” olur. 1961 Anayasası’nda ve 1982 Anayasası’nın 2. maddesinde laiklik ilke yer alır. Laiklik ilkesi, değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez temel nitelikler arasında sayılır.

Anayasa’da kurulan bu düzen, toplumda, özelikle tek partili düzen sonrasında tepkisini gösterir. Bu döneme kadar iktidarların savunduğu Batılılaşma halkın bir bölümünde istenilen karşılığı bulamaz. Batı yeniliğini savunanlara karşı oluşan tepkinin meydana getirdiği cephe, İslamcı bir nitelik taşır. Sanki “Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaktadır.” Yani halk dilinde “gâvurlaşma” diye algılanan Batılılaşmadan dönülmeli ve dine sarılmalıdır. Bu yaklaşım, günümüze kadar sürer.

İslamlık, sadece bir inanç ve pratikler sistemi olarak görülemez. Sadece din değil, tüm kuralları gücünü Tanrı’dan alan, değiştirilemez bir toplum düzeni anlamı taşır. Saltanatın ve hilafetin cumhuriyetle birlikte kaldırılması ile tartışmalara neden olan laiklik ise din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak tanımlanır. Devlet, tüm dinler, mezhepler, inançlar ve görüşler karşısında eşit mesafede durur. Hepsine kamusal alanda ifade ve temsil fırsatı verir. Devleti, ruhban sınıfı ya da din adamlarının denetiminden çıkarır. İslâm ile uygunluk içinde olduğu farz edilebilir.

Laikliğin karıştırıldığı bir başka tanım ise sekülerliktir. Sekülerlik, laikliğin tersine din karşıtlığını içerir. Dini hayatın bütün alanlarına müdahale etmeyi amaçlar. O nedenle Müslüman toplumlarda (Şarkıcı Metin Şentürk’e göre Türkiye’nin yüzde 90’ı, Milli Eğitim Bakanı’na göre yüzde 99’u Müslüman’dır) sekülerizm arzulanacak ve dile getirilip uygulanmaya çalışılacaksa, kabul görmeyecektir.

Peki, laiklik mi yoksa demokrasi mi önce savunulmalı? Demokrasi olmayan laik devlet olduğu gibi, demokrasi olup da laik olmayan devlet vardır. Ancak laiklik demokrasinin şartıdır. Ve demokrasi içinde demokrasiyi yok etme özgürlüğü yer alamaz. Dini inançlara göre kurulan bir devlet de demokrat olamaz. Menderes’in partililerine söylediği “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” sözü sadece talihsizliktir. Zira demokrasinin, çoğunluk karşısında azınlığı koruyan bir özelliği de vardır.

Tartışmaların temeli, okullardaki uygulamalar. Bakanlık eliyle resmi yürürlüğe sokulan uygulamaların yanı sıra bir de durumdan vazife çıkaranlar var, soruşturma açılan “selefi andı” gibi. Yukarıda değindim. Laiklik ve demokrasi bir arada yürümelidir. İngiliz şair ve oyun yazarı Shakespeare’ın Hamlet oyunundan esinlenerek, demokrasiyi savunuyorsanız, “Laik olmak ya da olmamak, bütün mesele bu” diyebiliriz. Müslümanların, oruç tutmayan kişinin pidesinden kopardığı lokma için “Buna bir daha pide satmayın” diye çemkiren vatandaşa, iftar sofrasında domuz eti (aslında dana etiymiş) gösteren dizilere ya da içkiyi bir ay bırakan Ramazan dindarları gibilerine paye vermemesi, mesafeli durması gerektiğini de hatırlatmak isteriz.

Not: Küçük ortağa bakılırsa, anlaşılan demokrasi, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar gelmeyecek.