Ak Parti’nin iktidara geldiği ilk yıllarda, mütedeyyin kesimin kanalı olarak bilinen iki
televizyon kanalı, sınırlı ekonomik imkânlar ve ünlü oyunculara erişememe gibi
nedenlerle düşük prodüksiyonlu diziler üretir; bu dizilerde genellikle mütedeyyin
insanların ötekileştirilmesi işlenirdi.
Kanal 7 ve Samanyolu’nda yayınlanan yapımlar, mütedeyyin kesimin kendi bakış açısından tahayyül ettiği seküler hayatı ve bu hayatı yaşayan insanları karikatürize eder; kimi zaman mübalağalı, kimi zaman absürt senaryolarla, seküler yaşamı benimseyenlerin gündelik gerçekliğini dikkate almaksızın, özellikle türban mağduriyeti üzerinden anlatı kurardı. Karşımıza sürekli, kalbinde kötülük barındıran, mütedeyyinleri ötekileştiren ve toplumsal hayattan
dışlayan bir “çıban başı” figürü çıkarılırdı. Ancak bu kanallar ana akım kabul
edilmediğinden, sınırlı izleyici kitlesi ve aşırı karikatürizasyon nedeniyle çoğu zaman
ciddiye alınmazdı. O dönem yaratılmak istenen sekülerfobi, bugün ana akımda
kendine yer bulmuş; seküler hayat düşmanlığı, iktidarın ayrımcı ve hukuk dışı
uygulamalarıyla katlanarak sürmektedir.
ATV’de yayınlanan Aynı Yağmur Altında dizisindeki bir sahne günlerdir tartışılıyor.
Seküler hayat yaşadığı varsayılan bir kadın, misafirlerine domuz eti ikram ediyor;
hatta gavur hayranlığını da vurgularcasına “roasted pork with carrot and beans”
diyerek sunum yapıyor. Sofrada domuz eti olduğunu anlayan başörtülü mütedeyyin
kadınlar ve yabancı gelin sert tepki gösteriyor. Bu sahnenin amacı mizah ya da
karakter derinliği değil; toplumsal bir tip üretmektir. Buna göre seküler insan, dindarın
inancını bilerek aşağılayan kişidir.
Bu ilk örnek değildir. Daha önce başka bir dizide, Ramazan ayında yeme içme
teklifini “çünkü Ramazan” diyerek reddeden bir tarikat ehlinin sözlerini anlamayan
seküler bir genç kız, “Ramazan”ı bir kişinin adı sanmaktadır. Böylece izleyiciye,
seküler bireyin toplumdan kopuk olduğu, dini kültürü bilmediği ve hassasiyetleri
küçümsediği imajı yerleştirilmektedir. Oysa Türkiye’de doğmuş büyümüş birinin
Ramazan ayını fark etmemesi mümkün değildir. Dört yaşındaki çocuklar bile camiye
götürülüyor, televizyonlar günlerce Ramazan programı yapıyor, şehirlerin tamamı
ışıklandırılıyor, kamusal hayat bütünüyle değişiyorken. Böyle bir ülkede Ramazan’ı
bilmeyen bir karakter yazmak gerçeklik değil, ancak ve ancak karikatürdür. Zaten
amaç olağan bir karakter göstermek değil, seküler kesime karşı düşmanlık üretmektir.
Türkiye’de seküler insanların sırf dindar birini incitmek için domuz eti pişirdiği bir
hayat yoktur. Seküler çevrelerde domuz eti tüketimi son derece sınırlıdır; Hristiyan
Türklerin bile çoğu nadiren tüketir ve Müslüman komşusuna ikram etmez. Ramazan
ayını bilmemek mümkün değildir. Seküler hayat tarzını benimsemiş insanların bir
kısmı oruç tutarken, tutmayanlar da çevresindekilerin oruçlu olduğunu bilir ve buna
göre davranır. Buna rağmen bu sahneler sürekli tekrarlanmakta; dizilerde ve filmlerde
sıradanlaşmaktadır. Anlatılan sıradan bir hayat değil, korku ve düşmanlık hikâyesidir.
Bunun adı artık “Sekülerfobi”dir.
Uzun süredir dünya siyasetinde, Batı ülkelerinde İslamofobi olduğu yönünde bir anlatı
vardır. Buna göre İslam nefretle anılmakta ve Müslümanlara karşı ciddi bir önyargı
oluşmaktadır. Oysa Avrupa’da insanların korktuğu şey İslam değil; Taliban, IŞİD ve
şeriat dayatmasıdır. Oslo’nun merkezine “Müslüman olmak ister misiniz?” çadırı
kurup Kur’an dağıtabilirsiniz. Ancak Türkiye’de Taksim Meydanı’na “Hristiyan olmak
ister misiniz?” çadırı kurulamayacağını herkes bilir. Mesele çoğu zaman din
düşmanlığı değil; tek taraflı hoşgörü beklentisidir. Bu beklenti Türkiye’de sekülerfobi
olarak tezahür etmektedir. İslam’a ait dinsel pratikler kamusal hayata ziyadesiyle
katılırken; iktidar nazarında seküler hayat neredeyse kamusal alanda meşruiyetini
kaybetmekte, hatta tehdit olarak sunulmakta ve medya/sosyal medyada seküler
yaşam üzerinden bir nefret üretilmesi söz konu olmaktadır.
Bu nefret üretimi yalnızca dizilerle sınırlı değildir; yürütme ve idarenin uygulamalarıyla
fiilen hayata geçirilmektedir. Konser ve festival yasakları, kıyafet nedeniyle açılan
soruşturmalar, alkol üzerindeki ağır vergilendirme, popüler kültür figürlerinin
kriminalize edilmesi aynı anlatının uzantısıdır. Gençlerin eğlenmesi, müzik dinlemesi,
festival yapması bile şüpheli/kriminal faaliyet gibi gösterilmektedir. Uyuşturucuyla
mücadele bahanesiyle özellikle popüler isimlerin hedef alınması da aynı mesajı
vermektedir: “Görünür ve etkili olursanız her an kriminalize edilebilirsiniz. Ayağınızı
denk alın!” Bu, güvenlik politikası değil; kültürel alanı kontrol etme politikasıdır.
Sabah gazetesine röportaj veren Milli Eğitim Bakanı, okullarda Cadılar Bayramı
kutlamasını yasakladığını söyleyebilmektedir. Bu ülkede Milli Eğitime bağlı hangi
okulda ve ne zaman idare eliyle bir cadılar bayramı kutlaması yapılmış da “milli ve
manevi değerleri korumak” adına bu yasaklanıyor? Bu yalan değilse, cehalet veya
provokasyondan başka bir şey olabilir mi?
Sekülerfobinin bir başka göstergesi, Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinin fiilen
dine hakaret suçuna dönüşmüş olmasıdır. Geçtiğimiz ay SOL Parti üyeleri tarafından
asılan “Şeriata ve Faşizme Karşı Devrimci Demokratik Cumhuriyet” pankartı
nedeniyle soruşturma açılmış; Küçükçekmece ilçe yöneticilerinden iki kişi gözaltına
alınıp adli kontrolle serbest bırakılmıştır. Şeriat talebi ile İslam dini özdeşleştirilmekte;
şeriata karşı çıkmak suç gibi sunulmaktadır. Oysa suç olan, anayasal düzeni cebir ve
şiddet yoluyla değiştirerek bir şeriat düzeni kurmaktır. Laik ve demokratik hukuk
devleti yerine bir dinin kurallarını hâkim kılmak amacıyla şeriat getirmek, Anayasa’yı
ihlal suçunu (TCK m. 309) oluşturur. Şeriata karşı çıkıp laikliği savunanlara
soruşturma açılması bile tek başına, sekülerfobinin ulaştığı noktayı göstermektedir.
TCK m. 216/3, neredeyse modern bir blasphemy (dine hakaret suçu) maddesi gibi
uygulanmaktadır. Üstelik koruma inançlar karşısında eşit değildir. Sünni-Selefi
hassasiyetler için geniş yorumlanırken, diğer inançlara yönelik saldırılar çoğu zaman
görmezden gelinmektedir. Egemen inanç dışındakilere yönelen saldırılara yaptırım
uygulanmaması, cezasızlık iklimini güçlendirmekte ve sekülerfobiyi beslemektedir.
Çözüm, maddenin uygulama alanını diğer inançlar lehine de genişletmek değil;
ancak istisnai durumlarda ve “fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması” halinde
soruşturma açılmasıdır. Az takipçili bir sosyal medya hesabındaki paylaşımın kamu
barışını nasıl bozabileceği izaha muhtaçtır.
Siyasal iktidarın yıllardır tekrarladığı bir ifade vardır: “Siyasal iktidar olduk ama
kültürel iktidar olamadık.” Bu yakınma, sekülerfobinin arka planını anlamaya yardımcı
olur. Sanat emirle yaratılamaz; yasakla kültür üretilmez. Resim ve heykeli günah
sayarak yetiştirilen insandan ressam, heykeltıraş; müziği günah sayandan müzisyen,
bestekar olmaz. “Gavur icadı” denilerek uzak durulan tiyatroda, “yerli ve milli” bir
oyunculuk geleneği yaratılamaz. Neredeyse Kanal 7 açılana kadar televizyon bile
girmemiş evlerden sinema estetiği doğması beklenemez. İslam tarihini anlatan kült
filmlerden sayılan Çağrı filmini çekmek isteyen Mustafa Akkad’ın yaşadığı zorluklar
bunun örneğidir. Film birçok Müslüman ülkede yasaklanmış, yönetmen tehdit edilmiş
ve düşmanca tavırlarla karşılaşmıştır. Görselleştirmenin tartışmalı sayıldığı bir
kültürel geçmişten evrensel sanat üretilememesini sekülerlerin hegemonyasına
bağlamak gerçekçi değildir. Yeni bir kültür üretilemeyince mevcut kültürle mücadele
edilir; seküler hayat tarzı itibarsızlaştırma kampanyasının hedefi haline getirilir ve
günah keçisine dönüştürülür.
Bu yapılırken bir başka çarpıtmadan da geri durulmamaktadır. Seküler hayat
kriminalizasyon ve diskriminasyon (suç sayma ve ayrımcılık) sürecinde şeriat ile din
özdeşleştirilmekte; şeriata karşı duruş “İslam düşmanlığı” olarak yaftalanmaktadır.
Oysa laiklik savunucularının karşı çıktığı şey din ya da bireysel dini pratikler değil;
hukuki dayanağı olmayan, dayatmacı uygulamaların kamusal alana taşınmasıdır. Din
ile şeriat aynı değildir. Her ikisi de eleştiriden muaf değildir. Şeriat, dini kuralların
devlet düzenine hâkim kılındığı bir yönetim modelidir ve demokrasi ile hukuk devleti
ilkeleriyle bağdaşmaz. Şeriata karşı çıkmak, siyasetin dini araçsallaştırılmasına itiraz
etmektir. Laik düzeni savunmak anayasal bir yükümlülüktür; şeriat düzeni tesis
etmeye yönelik teşebbüsler ise mevcut sistem içinde suçtur. Mesele bir inanç
tartışması değil, anayasal düzenin korunmasıdır. İktidar çevreleri ise, laiklik
savunusunu din düşmanlığı, İslam düşmanlığı gibi lanse ederek, hem meseleyi inanç
özgürlüğü temelinde savunmayı hem de bunun üzerinden sekülerfobi/laikfobi
üretmeyi başarabiliyorlar.
Bugün Türkiye’de yaşanan tablo aşağı yukarı böyledir. AKP iktidarı sürdükçe
sekülerfobinin artarak devam edeceği anlaşılmaktadır. İktidarın çekirdek oyunu
konsolide edebilmesi için dini kimlik en kullanışlı araçtır. Sekülerler, en büyük siyasi
rakip Ce-Ha-Pe ile özdeşleştirilerek düşmanlaştırılmaktadır. Sekülerfobi, AKP
seçmenini birleştirmenin yanında, CHP ile özdeşleştirilmesinden dolayı AKP’ye oy
vermeyen sağ seçmen için CHP’yi alternatifler arasından çıkartmanın bir başka
yoludur.
Toplumsal çatışma riski taşıyan magazinsel gündemler, ekonomik zorlukları ve
işsizliği geri plana iten bilindik yöntemlerdir. Gerilim arttıkça insanlar güvenlik
kaygısıyla kenetlenir.
Kısa vadede siyasal kazanç sağlıyor gibi görünen bu yaklaşımın uzun vadede derin
toplumsal kırılmalar yaratacağı açıktır. Din istismarıyla saflar sıklaştırılabilir; seküler
alanlar tasfiye edilebilir; kamusal alan dini referanslarla yeniden şekillendirilmeye
çalışılabilir. Ancak bu mühendislik kalıcı fay hatları oluşturacaktır.
Bugün iktidar çevreleri tarafından izlenen strateji, kimlik siyasetini derinleştirerek
iktidarı tahkim etmeye yöneliktir. Seküler yaşamın meşruiyeti bilinçli biçimde
tartışmaya açılmakta ve bir seküler düşmanlığı inşa edilmektedir. Bu nedenle
demokratların ve hukuk devleti savunucularının geri çekilmesi değil; iktidar çevreleritarafından sürekli canlı tutulan sekülerfobiyi teşhir etmesi gerekir. Şeriat ile din
özgürlüğünün farklı şeyler olduğu, anayasa ve kanunlara aykırılığın, anayasal düzeni
değiştirme talebi olduğu doğru sözcüklerle anlatılmalıdır. Yasaklar sıradan bir pratik
olsa da zihinler buna alıştırılmamalı, yasağın varlığı bilinerek ve mümkün olan her
alanda itiraz edilerek, zihinler hukuk dışı keyfi uygulamalara karşı diri tutulmalıdır.
Nasıl olsa iktidarın gücü karşısında bir şey değişmiyor diyerek kolaycılığa
kaçılmamalıdır. Bugün özellikle okullarda yaşanan pervasızlığın devamlı bu geri
çekilmeden, aymazlık ve bananecilikten kaynaklandığı fark edilmelidir.
Kamusal alanın hukuki temellerini savunmak, dini siyasete alet etme girişimlerini ifşa
etmek ve laik düzeni kararlılıkla sahiplenmek anayasal bir sorumluluktur. Uzun
vadede toplumsal barışı koruyacak olan da bu tutarlılıktır.