Türkiye’de iktidar yanlılarının ve onları koşulsuz destekleyen yapıların, sarı sendikaların sıkça tekrarladığı o cümleyle başlayalım: “Artık eski Türkiye yok, alışın!”
Evet, belki bugün eski Türkiye yok, farkındayız. Ama alışmayacağız!
Türkiye, 1930’lardan itibaren ithal ikameci bir ekonomik model benimsedi. İthalatı en azda tutup, üretimi mümkün olduğunca kendi içinde gerçekleştirmeyi hedefledi; özel sektörün yapamadığını devlet yaptı. Kamu iktisadi teşebbüsleri sadece ekonomik bir tercih değil, aynı zamanda bağımsızlığın ve kalkınmanın aracıydı. 1950’de Demokrat Parti ile gelen görece liberalleşme bile, burjuvazinin yeterince gelişmemiş olması nedeniyle bu modeli tamamen ortadan kaldıramadı. 1961 Anayasası ile planlı ekonomi ve sosyal devlet ilkesi kurumsallaştı; gelir adaletsizliğini azaltma ve emeği koruma yönünde ciddi adımlar atıldı. Gelgelelim Özal ile başlayan ve AKP ile zirveye ulaşan özelleştirme politikaları ise bu yapıyı kökten değiştirdi. Enerjiden telekomünikasyona, madenlerden ulaşıma kadar stratejik alanlar dahil olmak üzere kamunun ekonomik varlığı tasfiye edildi. AKP döneminin en meşhur maliye bakanının “Devletin malını babalar gibi satarız” sözleriyle sembolleşen bu dönemde kamu kaynakları el değiştirdi, devletin üretici gücü zayıflatıldı. Devletin onlarca yıldaki iktisadi kazanımları, yandaş firmalara üç kuruşa peşkeş çekildi. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama bu peşkeşe alışmayacağız.
Bir zamanlar tek bir ihale kanunuyla onlarca yıl yönetilen bir ülkeden, aynı kanunun yüzlerce kez değiştirildiği bir ülkeye geldik. Hukuk, istikrarın ve öngörülebilirliğin teminatı olmaktan çıkarıldı; ihale düzeni, belli çevreleri besleyen bir mekanizmaya dönüştü. Sermaye, rekabetle değil, siyasi yakınlıkla el değiştirmeye başladı. Evet, eski Türkiye’de de sorunlar vardı. Ama bu ölçekte bir keyfiliğe alışmayacağız.
Eski Türkiye denilen Cumhuriyet’in yaklaşık 80 yıllık döneminde verilen maden ruhsatı sayısının 1.186 iken, 2004 sonrası hızlanan süreçle birlikte bu sayı yüzbinlerle ifade edilir hale gelmiştir. Bugün aktif ruhsat sayıları on binleri aşmış durumda; ülkenin neredeyse her bölgesi bir arama ya da işletme sahası olarak tanımlanmıştır. Eskiden doğa, her şeye rağmen korunması gereken bir ortak değer olarak görülürdü. Bugün ise zeytinliklerin, meraların, ormanların “kamu yararı” adı altında madenciliğe açıldığı; acele kamulaştırmalarla insanların atadan dededen kalan topraklarından koparıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Hatay Samandağ’dan, Malatya Yeşilyurt’a, Muğla Milas Akbelen’den Giresun Sökü köyünde kadınların kendi tarlalarını savunmak zorunda kalması, doğayı korumanın neredeyse bir “suç” gibi muamele gördüğü bir düzendir Yeni Türkiye. Toprağını savunan yurttaşın karşısında şirketlerin ve idarenin birlikte konumlandığı ve bunun kolluk zoruyla uygulandığı bir yapı oluşmuş durumda. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama toprağın, ağacın, suyun bu kadar kolay feda edilmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye’de iş kazaları yok değildi. Maden göçükleri olurdu, ihmaller yaşanırdı. Ama bunlar “kader” ya da “fıtrat” diye sunulmazdı; sorumluluk aranır, ihmaller zinciri araştırılırdı. Sorumlular mümkün mertebe cezasız kalmazdı. Bugün ise tablo çok daha ağır. Türkiye’nin ölümlü iş kazalarında Avrupa’da ilk sırada, dünyada ise üst sıralarda. Yüksekten düşme, makineye sıkışma, elektrik çarpması, trafik kazaları… Her biri aslında büyük ölçüde önlenebilir riskler. Buna rağmen neredeyse her gün ortalama üç-beş işçi, iş cinayetlerine kurban gidiyor. Büyük faciaların ardından benzer cümleler kuruluyor: “fıtrat”, “kader”, “kaçınılmazlık”… Ve bu sözlerle birlikte sorumluluk görünmez hale getiriliyor. Oysa ortada kader değil, açık bir ihmal var. Denetimsizlik var. Maliyeti kısmak uğruna alınmayan basit önlemler var. Eski Türkiye’de işçi hakları mükemmel değildi belki ama bu ölçekte bir pervasızlık, bu kadar sistematik bir sorumsuzluk normalleştirilemezdi. Bir zamanlar çıraklık sistemi içinde bile belli bir koruma anlayışı varken, bugün MESEM kapsamında çalıştırılan çocukların hayatını kaybettiği bir düzenle karşı karşıyayız. Eğitim çağındaki çocukların üretim zincirine kontrolsüz biçimde dahil edildiği, buna rağmen sorumluların hesap vermediği bir tablo var. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama emeğin bu kadar değersizleşmesine, işçinin hayatının bu kadar ucuz görülmesine, çocukların emek sömürüsüyle öldürülmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye’de eğitim sistemi, tüm eksiklerine rağmen, iyi kötü bir fırsat eşitliği sunuyordu; insanlar okuyarak, diploma sahibi olarak hayatlarını değiştirebileceklerine inanıyordu. Okumuş olmak değerdi; bilgi, emek ve liyakat saygı görürdü. Hariciye çalışanları “monşer” denilerek aşağılanmaz, aksine bu kadrolar birikim ve temsil gücüyle öne çıkardı. Bugün ise eğitim giderek özelleşmiş, “devlet okulu” olarak görünen alanlar bile ciddi maliyetler gerektiren bir yapıya dönüşmüş durumda. Bir çocuğu okutmak sıradan bir aile için her geçen gün daha zor hale gelirken, okumuşluk adeta bir kusur gibi sunuluyor. Cehaletin özgüveni yükselmiş; doktor dövmek sıradanlaşmış, liyakat yerine sadakat öne çıkarılmıştır. Dış temsil gibi nitelik gerektiren alanlarda bile dil bilmeyen, ehliyetsiz kadroların önünün açıldığı bir tabloyla karşı karşıyayız. Eğitim ve sağlık gibi kamusal hakların piyasa koşullarına terk edilmesi, toplumsal eşitsizliği derinleştirirken aynı zamanda bilgiye ve emeğe duyulan saygıyı da aşındırmaktadır. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama liyakatin değersizleşmesine, okumuş ve aydın insanların aşağılanmasına alışmayacağız.
Eski Türkiye’de medya kusursuz değildi; iktidarın etkisi her zaman hissedilirdi. Ama yine de farklı sesler, farklı renkler kendine yer bulabilirdi. TRT, Anadolu Ajansı ve devletin diğer enformasyon kanalları en azından ilke olarak tarafsızlık iddiası taşırdı. Bugün ise medya büyük ölçüde tek elde toplanmış, iktidarın uzantısı haline gelmiştir. Kamu yayıncılığı yeni Türkiye’de tamamen iktidar partisinin propaganda aygıtına dönüşmüştür. Bununla da yetinilmemiş; sosyal medya, organize trol ağlarıyla yönlendirilen, manipülasyonun ve psikolojik operasyonun aracı haline getirilmiştir. Hatta öyle ki, sahte muhalif kimlikler üzerinden muhalefetin kendisi itibarsızlaştırılmakta, tartışma zemini bilinçli şekilde kirletilmektedir. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama bu tek sesliliğe, bu kirletilmiş iletişim düzenine alışmayacağız.
Yeni Türkiye’de bir de “dezenformasyonla mücadele” adı altında kurulan yeni hakikat rejimi var ki, akıllara zarar. Adı mücadele ama işlevi tekelleştirme. Bugün sistemin söylediğine göre doğruyu belirleyen tek bir merkez var: İletişim Başkanlığı ve onun bünyesindeki “dezenformasyonla mücadele merkezi-DMM”. Oranın söylediği doğru; onun dışında kalan her şey ise kolaylıkla “dezenformasyon” etiketiyle yaftalanabiliyor. Böyle olunca gazetecilik, haber yapmak değil, çizilen sınırlar içinde kalmak anlamına indirgeniyor. Bu çerçevede, Türk Ceza Kanunu 217/A maddesi devreye giriyor. Son derece muğlak, sınırları belirsiz bir suç tipi… Ne “yalan”, ne “bilgi”, ne de “kamu barışını bozma” ölçütleri açık. Bu belirsizlik ise hukuk güvenliği yaratmak yerine, tam tersine, herkesi potansiyel şüpheli haline getiriyor. Bir haber, bir yorum, bir paylaşım… Hepsi bu torba suç kapsamında değerlendirilebilir hale geliyor. Eski Türkiye’de de basın üzerinde baskılar vardı, davalar açılırdı, tartışmalar olurdu. Ama hakikatin bu kadar açık biçimde tek bir merkezde toplanmaya çalışıldığı, “doğru”nun resmi olarak ilan edildiği bir düzen yoktu. Bugün ise çoğulculuk yerini tek sesliliğe bırakıyor; farklı bakış açıları, farklı yorumlar, farklı gerçeklik algıları tehdit olarak görülüyor. Oysa demokrasi, doğrunun tek elde toplandığı bir rejim değildir. Demokrasi çoğulculuktur. Farklı seslerin bir arada var olabildiği, hakikatin tartışma içinde şekillendiği bir düzendir. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama doğrunun tekelleştirilmesine, hakikatin bir merkezin tekeline verilmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye diye küçümsenen o döneme dönüp bakalım. Söyleyin, hangi gazete kapatıldı, hangi televizyon susturuldu? Sert eleştiriler olurdu, davalar açılırdı; ama bir yayın organını bütünüyle ortadan kaldırmak bu kadar kolay değildi. Dönemin en güçlü aktörlerine, omuzu kalabalık generallerine hakaret eden Akit’e tazminat davası açılmıştı, ama 28 Şubat generalleri bile bu gazeteyi kapatmaya teşebbüs etmedi. İslamcılar kendi emekleriyle Kanal 7’yi kurdular; kimse onun varlığını ortadan kaldırmaya yönelmedi.
Evet, artık eski Türkiye yok. Ama bu tahammülsüzlüğe alışmayacağız.
15 Temmuz sonrasında “olağanüstü şartlar” denilerek kapatılan kanallar oldu; Yol TV, TV10, Hayat TV, İmece TV, Barış TV… “Olağanüstü dönem” dedik, sineye çektik. Ama olağanüstü halin çoktan bittiği bir zamanda bile medya üzerindeki baskının devam ettiğini görüyoruz. Bugün TELE1 gibi muhalif bir kanalın, herkesin kolayca yöneltilebileceği muğlak suçlamalarla hedef haline getirilmesi; ardından kayyum, satış ve tasfiye süreçlerinin gündeme gelmesi, meselenin artık güvenlik değil doğrudan susturma olduğunu açıkça gösteriyor. Bir yayın organının değeri, bir mahkeme kararıyla, İstanbul’da orta halli bir daire parası gibi komik sayılabilecek bedellerle el değiştirecek hale getiriliyorsa; bu artık piyasa değil, güç ilişkisidir. Bu, medya düzeninin yeniden dizayn edilmesidir. Bu, seslerin azaltılması, nefesin kesilmesidir.
Evet, eski Türkiye mükemmel değildi. Ama yeni Türkiye’de kurulan bu tek sesli düzen, bu hoyratlık, bu göz göre göre yapılan müdahaleler kabul edilemez. Farklı olanın susturulduğu, eleştirenin hedef alındığı, medyanın nefes alamadığı bir ülkeye alışmayacağız.
Yeni Türkiye’nin demokrasi kahramanlarından Turgut Özal’ın veciz sözü “anayasayı bir kere delmekle bir şey olmaz” sözü, o günün parlamenterlerince kabul görmedi, siyasi karar alıcılar itibar etmedi. Bugün ise anayasanın ihlali vakai adiyeden oldu,neredeyse gündelik bir uygulamaya dönüştü. Sadece anayasa değil, hukukun en temel ilkeleri de aşındırılıyor. Masumiyet karinesi, soruşturmanın gizliliği, adil yargılanma güvenceleri… Hepsi, siyasi saiklerle yürütülen süreçlerde kolaylıkla göz ardı edilebiliyor. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama hukukun bu kadar sıradan biçimde çiğnenmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye’de kamu görevlilerinin korunması eleştirilen bir gerçekti; bunu inkâr edemeyiz. Ama kamu gücünün suçları örtbas etmek için bu kadar açık ve pervasız biçimde kullanıldığı bir düzen yoktu. Bugün ise yalnızca cezasızlık değil, aktif bir örtbas pratiği söz konusu. Sıradan suçlarda bile idarenin devreye girdiği, adalet mekanizmasının işletilmesinin engellendiği bir tabloyla karşı karşıyayız. Bugün en muteber valilerin, gücü kendinden menkul çocuklarının işlediği suçları karartmak için kamu gücünü pervasızca kullandığına şahit oluyoruz. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama kamu gücünün adaleti bastırmak için kullanılmasına alışmayacağız.
Bir zamanlar eski Türkiye’de daha sıkı kriterlere bağlı olan vatandaşlık, bugün büyük ölçüde ekonomik bir işlem haline getirilmiş durumda. Parayı verenin vatandaş olduğu, kimlik bağının zayıflatıldığı bir vatandaşlık düzeni var karşımızda. Suç örgütlerinin dahi kolaylıkla vatandaşlık elde edebildiği ve büyük şehirlerin ortasında silahlı çatışmalarla hesaplaşabildiği yeni vatandaşlık düzeni. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama vatandaşlığın bu kadar değersizleşmesine alışmayacağız.
Biz, kusurlarıyla birlikte kendi halinde işleyen, hukukla ayakta kalmaya çalışan bir ülkeyi hatırlıyoruz. O ülke mükemmel değildi ama tamamen keyfiliğe teslim de olmamıştı. Bugün dayatılan bu yeni düzene karşı, geçmişin hatalarını değil; o hatalara rağmen ayakta kalan değerleri savunacağız. Ve alışmayacağız.
Eski Türkiye, tüm eksiklerine rağmen dış politikada bir ciddiyet ve ağırlık taşırdı. Diplomasinin sıkıştığı, geri adım atıldığı anlar olurdu elbette; ama bu ülke, yabancı diplomatların iç siyasete ayar verdiği bir ülke değildi. Bugün Amerika’nın Ankara Büyükelçisi olacak Tom Barrack çıkıp “Orta Doğu’ya demokrasi değil monarşi daha uygun” diyebiliyor. Daha vahimi, buna karşı güçlü, net ve egemenlik vurgulu bir tepki dahi verilmiyor. Ne “sen kimsin?” deniyor, ne de diplomatik teamüller işletiliyor. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama bu ülkenin egemenliğinin böylesine hafife alınmasına alışmayacağız. Hele hele monarşi güzellemerelerine pabuç bırakmayacağız!
Türkiye laikliğin zaman zaman tartışmalı uygulamalara sahne olduğu bir ülke olabilir. Bu devlet, hiçbir dönem din hizmetlerinden tamamen çekilmiş bir devlet olmadı. En çok eleştirilen dönemlerde bile Diyanet İşleri Başkanlığı varlığını sürdürdü; onbinlerce cami açıktı, yüzbinlerce kamu görevlisi din adamları görevdeydi, kimsenin ibadet özgürlüğüne karışılmıyordu. Ancak eski Türkiye’de camiler bu kadar açık biçimde siyasal propaganda alanına dönüştürülmemişti. Cuma hutbeleri, doğrudan güncel siyasi dilin bir uzantısı haline getirilmemişti. Dini alan ile siyasal alan arasında, en azından korunmaya çalışılan bir mesafe vardı. Cumhuriyetin kurucularına yönelik bir vefa da bu çerçevenin parçasıydı; Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları hutbelerde anılır, ortak tarihsel hafıza canlı tutulurdu. Bugün ise “laiklik yanlış uygulandı” diyenlerin ortaya koyduğu tablo, laikliğin zayıflatılmasıdır. Eğitim sistemi giderek tek tipleştiriliyor; ÇEDES benzeri uygulamalarla dini yapıların okullara girişi meşrulaştırılıyor; tarikat ve cemaatler “sivil toplum” adı altında kamusal alanda ayrıcalıklı konumlara taşınıyor. Laiklik, din ve devlet işlerinin ayrılması ilkesi olmaktan çıkarılıp, belirli bir yorumun kamusal alana hâkim kılınmasının aracına dönüştürülüyor. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama laikliğin içinin boşaltılmasına, eğitimin ve kamusal alanın tek bir inanç yorumuna göre şekillendirilmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye’de siyasal sorumluluk mekanizmaları zayıf da olsa vardı. Hatalar olurdu, krizler yaşanırdı ama “istifa” bir seçenekti. Bugün ise istifa mekanizması fiilen ortadan kalkmış durumda. Çünkü siyasal irade kurumsal değil, kişisel hale gelmiş durumda. Bakan da bürokrat d, yönetici de istifa etmiyor, edemiyor, sözde “affını istiyor.” Ve bu affı kabul edecek olan tek bir irade var. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama sorumluluğun bu kadar buharlaşmasına alışmayacağız.
Eski Türkiye’de Cumhurbaşkanlığı makamı, her şeye rağmen tarafsızlık iddiası taşıyan, toplumu kucaklaması beklenen bir makamdı. Cumhurbaşkanları partiler üstü bir konumda durmaya özen gösterirdi. Bugün ise Cumhurbaşkanlığı makamı ile parti genel başkanlığı iç içe geçmiş durumda. Bir yandan devletin en üst makamı olarak tüm koruma kalkanına sahip; diğer yandan bir siyasi parti lideri olarak muhalefete en sert, en ağır sözleri söyleyebilen bir pozisyon. Ulusal bayramlarda devletin simgesi olması gereken ortak değerlerin yerini, bir kişinin posterlerinin alması; devlet ile lider arasındaki sınırın silindiğini gösteriyor. Bu tablo, geçmişte ancak olağanüstü dönemlerde, darbe süreçlerinde gördüğümüz bir görüntüydü; bugün ise sıradanlaşmış durumda. Evet, anayasa buna imkân veriyor olabilir. Ama biz devlet gücünün bu şekilde tek elde toplanmasına, bu gücün siyasal rekabetin bir aracı haline gelmesine alışmayacağız.
Eski Türkiye’de siyasetçiler arasında, tüm gerilimlere rağmen bir nezaket zemini vardı. Farklı görüşler çatışırdı ama dil tamamen hoyratlaşmazdı. Mizah vardı, karikatür vardı. Siyasetçiler çizilir, eleştirilir, hatta alaya alınırdı; bu, demokratik hayatın doğal bir parçasıydı. Bugün ise mizahın hedef haline getirildiği, karikatürün suç gibi görüldüğü, tekbirlerle karikatür dergilerinin basıldığı, eleştirinin tahammül sınırlarını aştığı bir atmosfer var. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama mizahın susturulmasına, eleştirinin cezalandırılmasına alışmayacağız.
Biz bu ülkede demokrasinin kolay kurulmadığını biliyoruz. Eski Türkiye’de de eksiklikler vardı, hatalar vardı, ağır bedeller ödendi. Ama o bedeller, demokrasiyi bir değer olarak ayakta tutma çabasının parçasıydı. Demokrasi hiçbir zaman bize hazır verilmiş bir lütuf değildi; mücadeleyle, bedelle, dirençle kuruldu. Bugün “bedel ödenmedi, tepeden indi” masalları yeniden anlatılıyor. Ama artık biliyoruz. Hepimiz bedel ödedik, hepimiz acı çektik. Ve tam da bu yüzden, demokrasinin yerine ikame edilmeye çalışılan bu tek merkezli, bu sultanist düzene alışmayacağız.
Devlet ile parti arasındaki mesafe, demokrasinin en temel güvencelerinden biridir. Eski Türkiye’de bu mesafe her zaman korunamamış olabilir; ama tamamen ortadan da kalkmamıştı. Bugün ise devlet aygıtı ile siyasi iktidar arasındaki sınır neredeyse silinmiş durumda. Kamu kaynakları, kamu gücü ve kamu otoritesi, belirli bir siyasi çizginin devamı için kullanılır hale gelmiştir. Evet, eski Türkiye yok. Ama devletin partiye dönüşmesine alışmayacağız.
Yeni Türkiye’de seçimler var ama serbest seçimlerin ruhu aşındırılıyor; kazanma iradesi sandıkta değil, sandığın dışında kurulmaya çalışılıyor. Muhalefet seçimle yenilemediğinde yargı ve kolluk yoluyla baskılanmak isteniyor, “yenilmezlik” söylemiyle bir algı inşa edilirken, seçimlerin meşruiyeti tartışmalı hale geliyor. Oysa bu ülkenin demokratik hafızasında, tüm tartışmalara rağmen seçimlerin meşruiyetini koruduğu ve 14 Mayıs 1950’de iktidarın sandıkla el değiştirdiği güçlü bir gelenek vardır. Bugün ise yalnızca sonuçlar değil, seçimlerin tarafsızlığı, Yüksek Seçim Kurulu’nun hakem rolü ve kamu gücünün eşit kullanımı ciddi biçimde aşınmıştır. “Bir daha seçim olmayacak” dedikodusu bile 2026 için ne kadar acıdır. Evet, artık eski Türkiye yok. Ama seçimlerin anlamını yitirmesine alışmayacağız.
Ve belki de en tehlikelisi…
Korkunun, çaresizliğin ve umutsuzluğun normalleşmesi.
“Aman sus, başına iş gelir.”
“Konuşsan ne değişecek?”
“Zaten hiçbir şey düzelmez…”
Bu sözler artık sadece bireysel temkin değil; toplumsal bir geri çekilmenin dili haline gelmiştir. İnsanlar henüz bir yasak gelmeden susmakta, henüz bir baskı uygulanmadan geri adım atmaktadır. Umut aşındıkça eylem zayıflamakta, eylem zayıfladıkça değişim ihtimali ortadan kalkmaktadır.
Evet, artık eski Türkiye yok. Ama bu sessiz kabullenişe alışmayacağız.
Çünkü alışmak, yalnızca bir duruma uyum sağlamak değildir.
Alışmak, zamanla onu meşru görmek demektir.
Ve biz, meşru olmayan hiçbir şeye alışmayacağız.
Eski Türkiye’de ulusal egemenlik, çocuklar çok daha değerliydi. Ulusal bayramlar, çocukların, gençlerin gösterileri ve halkın katılımıyla coşkuyla kutlanırdı. Bugün 23 Nisan… Ulusal egemenliğin her gücün üstünde olduğu, halkın iradesine hiçbir gayri meşru teşebbüsün galip gelemediği, iradenin yansıması olan seçimlerin serbest olduğu, seçilenlerin atananlara üstün olduğu, çocuklara armağan edilmiş bugünümüz. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun.
Ulusal bayramların kutlanmadığı yeni Türkiye’ye alışmayacağız. Ulusal bayramlarımızı en büyük coşkuyla kutlamaya devam edeceğiz. 23 Nisan kutlu olsun.