Android Çağında Ölmenin Laneti

Eski zamanlarda ölmek, insan hayatının sona ermesiyle cenaze törenlerinde yalandan ya da yürekten hakların helal edildiği ve genellikle ölünün ardından konuşulmadığı varsa da tartışmaların kapandığı bir olaydı. İletişimin sınırlı olduğu dünyada ölüm, bir tür sükûnet getirirdi. Ölünün arkasından konuşulmazdı. Latince’de de mortuis nil nisi bonum diye ifade edilen bu ilke “ölüler hakkında yalnızca iyi şeyler söylenir” farklı kültürlerde de benzer biçimde yer almıştır. Müslüman toplumlarda bunun karşılığı, mümin olduğu düşünülen biri öldüğünde “Allah rahmet eylesin”; imanından şüphe duyulan biri için “Allah taksiratını affetsin” gibi sözlerle hem merhamet hem de insanın kusurlu doğasının hatırlatılmasıdır. Biz de “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” öğüdüyle büyüdük. Cenazelerde “hakkınızı helal eder misiniz?” sorusu sorulur ve kalabalığın içinden “helal olsun” sesleri yükselirdi, yalandan ya da yürekten. Bu yalnızca bir dini ritüel değildi; aynı zamanda ölümün ardından toplumsal bir barış ilanıydı.

Bunun bir nedeni de ölümün kamusal değil, daha sınırlı bir cemaat içinde ve aileye özel bir olay olmasıydı. Bir kişinin vefatından genellikle dar bir çevre haberdar olurdu. Cenazeye katılanlar da çoğunlukla onu tanıyan, birlikte yaşamış insanlardı. Dolayısıyla ölüm sonrası değerlendirme, kişinin gerçek hayat çevresi içinde kalırdı. O yüzden insanlar kusurlarıyla birlikte anılır ama genellikle son söz merhamet olurdu.

Bugün ise bambaşka bir çağdayız.

İletişimin yoğunluğu ve karmaşıklığı ölümün doğasını da değiştirdi. Gazeteler, televizyonlar ve özellikle sosyal medya sayesinde bir kişinin ölümü artık yalnızca yakın çevresinin değil, çoğu zaman milyonların haberdar olduğu bir olay hâline geliyor. Dahası, bu çağda ölüm artık tartışmayı durdurmuyor. Tam tersine çoğu zaman tartışmanın en hararetini artırıyor. Zira bugün herkes konuşabiliyor.

Hayatınız boyunca söyledikleriniz, yaptıklarınız, kimlerle görüştüğünüz, ne yediğiniz, ne içtiğiniz, hangi cümleyi kurduğunuz, hangi toplantıya katıldığınız, hangi fotoğrafta göründüğünüz, hangi paylaşımı yaptığınız dijital hafızada kayıtlı. Bir gün öldüğünüzde bunların hepsi yeniden dolaşıma sokulabiliyor. Sosyal medya çağında ölüm, bir tür arşiv açılması anlamına geliyor.

Bu yüzden artık ölüm sonrası iki uçlu bir tablo ortaya çıkıyor.

Bir tarafta sizi neredeyse kutsallaştıran bir anlatı doğuyor. Söylenmemiş sözler söylenmiş gibi, yazılmamış kitaplar yazılmış gibi aktarılıyor, küçük başarılar büyütülüyor, eksikler görmezden geliniyor. Birey neredeyse bir efsaneye dönüştürülüyor. Örneğin bir akademisyen, kendisi bazı dilleri bilmediğini açıkça ifade etmiş olsa bile ölümünden sonra bilmem kaç dil bilen büyük bilge olarak anlatılabiliyor. Bir müze çalışanı, zamanla alanın en büyük profesörlerinden biri gibi sunulabiliyor. Gerçek insanın yerini mitolojik bir figür almaya başlıyor.

Diğer tarafta ise bunun tam tersi bir süreç işliyor. Bir kitapta yazılmış tek bir cümle, bir konuşmada söylenmiş birkaç söz, yıllar önce kurulmuş bir ilişki veya bir siyasi tavır kişinin tüm hayatını tanımlayan bir etiket hâline gelebiliyor. İnsan bir anda “faşist”, “ırkçı”, “işkenceci”, “ajan” gibi ağır ithamların hedefi olabiliyor. Sosyal medya linçleriyle ölümden sonra bile bitmeyen ve asla hükme varamayacak, dosyanın sonsuza kadar açık kalacağı bir mahkeme kuruyor.

Sonuçta ortaya çıkan şey, insanın hayatını değerlendirmek değil; onu iki uç anlatıdan birine yerleştirmek oluyor. Ya “kusursuz bilge”, adeta bir “peygamber” ya da “taşlanacak mücrim”. Ciğeri her gün bir kartal tarafından yenilen ama ölümsüzlüğü sebebiyle ciğeri yeniden çıkan, böylelikle sonsuz bir acıya mahkum Prometheus.

Bu tabloyu daha önce Muazzez İlmiye Çığ’ın vefatında da görmüştük. Onun hakkında daha dengeli, objektif bir değerlendirme yapmaya çalışanların sesi çoğu zaman iki uç söylem arasında kayboldu. Bir tarafta onu neredeyse kutsallaştıran, “çağdaş Türk kadınının en önemli figürlerinden biri” olarak sunan, hatta akademik alanda abartılı nitelemeler kullanan bir yaklaşım vardı. Diğer tarafta ise, 1980 darbesi döneminde cezaevlerinde işkence yaptığı iddia edilen bir kişinin kardeşi olduğu, bu kişinin kurduğu vakıfla ilişkili olduğu gibi gerekçeler üzerinden onu doğrudan “faşist” ve “işkenceci” olarak damgalayan başka bir yaklaşım ortaya çıktı. Sonuçta tartışma, makul değerlendirmelerin yapılabileceği bir zemin olmaktan çıkıp iki uç arasında sert bir çatışmaya dönüştü.

İlber Ortaylı meselesinde de benzer bir durum yaşanıyor. Bir tarafta onu kuşkusuz her şeyi bilen, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük entelektüellerden biri olarak gören; neredeyse hiçbir kusur atfetmeyen bir yaklaşım var. Diğer tarafta ise onu resmî ideolojinin bir aparatı olmakla, akademik üretimi sınırlı olmakla ve özellikle Kürtler başta olmak üzere Türkiye’deki bazı toplumsal kesimlerine yönelik sözleri nedeniyle milliyetçi hatta ırkçı bir çizgide durmakla suçlayan bir kesim bulunuyor. Tartışma yine iki uç arasında sıkışmış durumda.

Oysa mesele bu kadar siyah-beyaz değil.

İlber Ortaylı hakkında bugün konuşulanlar yalnızca vefatından sonra ortaya çıkan değerlendirmeler değil. Zaman zaman akademik ortamlarda hocalardan söz açıldığında da adı geçen isimlerden biriydi. Onun çok güçlü yönleri ve Türkiye’de tarih merakının yayılmasına yaptığı katkı elbette takdir edilirken, aynı zamanda bazı eleştiriler de dile getirilirdi. Sahip olduğu şöhret ile akademik üretimi arasında tam bir paralellik olmadığı, sahip olduğu büyük potansiyeli popülerliğe kurban ettiği genellikle dillendirilen şeylerdi.

İşte Android çağında ölmenin laneti tam da burada ortaya çıkıyor.

Eskiden insanın ardından konuşanlar onu gerçekten tanıyanlardı. Şimdi ise hayatında hiç görmediğiniz, görme ihtimali bile olmayan insanlar bile sizin hakkınızda kesin hükümler verebiliyor. Dijital hafıza, herkesin sizi yargılayabileceği bir mahkeme salonu yaratıyor. Bu yüzden ölüm artık sükûnet getirmiyor. Çoğu zaman tartışmanın en yoğun anını başlatıyor. İnsanlar ya sizi efsaneleştiriyor ya da şeytanlaştırıyor. Oysa daha sağlıklı olan şey basitçe bir insanı hayatının tamamıyla, katkılarıyla, sınırlarıyla ve içinde yaşadığı tarihsel bağlamla birlikte değerlendirebilmek.

Ne kusursuz bilge ilan etmek ne de topyekûn mahkûm etmek.

Bu noktada meselenin başka bir boyutu olan cenaze ve ölüm ritüelleri meselesine değinmek gerekiyor. Cenaze aslında kimin içindir? Ölen için mi, kalanlar için mi?

Eğer cenaze esas olarak ölen kişi içinse, o zaman kişinin vasiyetinin eksiksiz yerine getirilmesi gerekir. İnsan hayatını nasıl yaşamışsa, son yolculuğunu da kendi tercih ettiği biçimde uğurlanma hakkına sahip olmalıdır.

Eğer cenaze esas olarak geride kalanlar içinse, o zaman da yaşayanların kendi duygularını ifade edecekleri bir ritüel düzenlemeleri doğal kabul edilmelidir.

Muhtemelen gerçek cevap bu ikisinin arasında bir yerde, cenaze hem ölen kişi için hem de geride kalanlar için olması; hem vasiyetin gözetilmesi hem de yaşayanların yasını ifade edebileceği bir alanın korunması gerekir.

Ancak android çağında bu denge de giderek zorlaşmaktadır. Zira artık cenazeler yalnızca o topluluğun kendi içinde yaşadığı ritüeller olmaktan çıkmış durumda. Kameralar, sosyal medya paylaşımları ve sürekli dolaşıma giren görüntüler sayesinde cenaze törenleri de geniş kamusal tartışmaların konusu hâline geliyor.

Son yıllarda bazı Alevi cenazelerinde bağlama çalınması meselesi etrafında yoğun tartışmalar yaşanmaktadır. Eskiden bu tür meseleler büyük ölçüde Alevi toplumunun kendi içinde konuşulurken, bugün bir cenaze ritüelinin sosyal medyada dolaşıma girmesiyle birlikte çok daha geniş bir kamusal tartışma alanı oluşmaktadır. Bir anda farklı çevrelerden şu sorular yükselmektedir: “Böyle yapılır mı?”, “Gelenekte bunun yeri var mı?”, “Bu İslam’a uygun mu?”, “Neden herkes gibi yapılmıyor?” Dahası, bu sorular çoğu zaman o ritüelin öznesi olmayan ilgisiz kişiler tarafından, kesin yargılarla dile getirilmektedir. Android çağında yalnızca ölen kişinin hatırası değil, ölümün etrafındaki ritüeller de sürekli görünür hale gelmekte ve “şu cenazede böyle yapıldı”, “bu cenazede şöyle davranıldı” türünden değerlendirmeler üzerinden geniş bir denetim ve yargılama alanına açılmaktadır. Bu durum, cenazenin eskiden sahip olduğu mahremiyet duygusunu zayıflatmakta; ölümü bile toplumsal bir tartışma ve müdahale nesnesine dönüştürmektedir.

Oysa insan hayatı ve hatırası, sosyal medyanın sevdiği kadar siyah-beyaz değildir. Kutuplaşan toplumda iki kutbun arasında doğrunun en az elli tonu mevcuttur. Belki de de mortuis nil nisi bonum ilkesi bize, yalnızca ölünün ardından iyi şeyler söylemek değil, insanın hayatına merhametle bakabilmeyi ve farklılıkları kabullenmeyi salık veriyordur