ABD/İsrail - İran Savaşı'nın düşündürdükleri

Kaos, evrenin düzene girmeden önceki uyumsuz, biçimsiz ve karışık durumu, mutlak düzensizlik veya kargaşa demektir. Bir şeyleri yuttukça daha da büyüyen bir girdaptır. İşte temelde anlatmak istediğimiz ana kavram bu. Daha doğru bir anlatımla, kaos, bugünü anlamamıza katkı yapacak önemli bir kavramdır. Kavramların önemli olduğunu her yazımda belirtiyorum, çünkü kavramlar ortak düşüncenin en önemli yapıtaşıdır. Peki neden kaos düzeni? Uzun süredir hüküm süren kapitalist düzen artık yönetemez hale gelmiştir. Çıkış yolu bulmak için yaptığı her hamle kaos düzenine bir tuğla daha eklemektir. Sanırım, ABD/İsrail-İran Savaşı’na bu perspektiften yaklaşmak, bu karmaşa içinde zihin açıcı olacaktır. Yazının önceki bölümlerinde de bahsettiğim gibi, işin magazinsel kısmı bizi ilgilendirmemektedir, bizim amacımız genel yapıyı çözümlemek ve çözümleme ışığında yeni yollar bulmaktır.

Tarih biliminin amacı, bugünün gözüyle (bugünün bilgisiyle), tarihteki sapmalardan ve kırılımlardan dersler çıkarmak ve formüller üretebilmektir. Tam da bu yüzden, bugünün olaylarına ve geleceğe dair olabileceklere tarihin hangi döneminin ışık tuttuğunu saptamak önemlidir.

Bugün, Birinci Dünya Savaşı öncesine benzer bir durumla karşı karşıyayız. Emperyalizmin tarifini yeniden yapacak değilim, ama durum tam da budur. O dönemde yaşanan olaylar bugüne ışık tutmaktadır ve o dönemin büyük bir dünya savaşı yarattığını biliyoruz. Bir kez daha söyleyecek olursak, ortada zıt iki kutup bulunmamaktadır ve çok kutuplu bir dünyaya gidiş eninde sonunda büyük bir savaşın habercisidir.

Bu saptamanın önemi şurada yatmaktadır, dünya, görünen o ki çok kutuplu bir sisteme doğru gitmektedir, bu yeni durumu kimilerinin yaptığı gibi “Yeni Soğuk Savaş” olarak tanımlamak yeterli değildir. Her iki dönemde de benzer gelişmelerin yaşanması demek, aynı sonuçlara ulaşılacağı anlamına gelmez. Kanaatimce çok kutuplu dünya teorisi bu yeni döneme daha çok uymaktadır.

Geçen hafta kaldığımız yerden devam edecek olursak –ki tespitimiz çok kutuplu bir dünyanın ayak izleriyse– Avrupa Birliği bu durumun neresinde, Çin ve Rusya bu durumun neresinde, Hindistan, Pakistan hangi kutupta yer alacak, Güney Amerika nerede duracak, BRICS’in geleceği ne olacak? Dünya para sistemi dolardan ayrılacaksa yerine ne geçecek?...

ABD/İsrail-İran (artık bu sınırlar daha da genişlemiştir) Savaşı, işte tam bu noktada bir katalizör görevi görüyor. Bunu, çok kutuplu yeni dünya düzeninin oluşmasında hız katıcı etkisini düşündüğümüz için önemli bulduğumuzu ifade etmek gerekiyor. İlk başta sorduğumuz soruları tekrar yenilemekte fayda var:

a. İran saldırısı Batı için yeni bir Vietnam psikozuna dönüşür mü?

b. Batı’nın ideolojik hegemonyasının kırılmasına sebep olur mu?

c. Kim kazanırsa kazansın, kazanan taraf için bu bir Pirus zaferi mi olacaktır?

d. Çok kutuplu bir dünya için zemin hazırlayacak veya katalizör görevi görecek mi?

e. Bundan sonra uluslararası hukuk diye bir şeyin olmadığı herkes için görünür olacak mı?

f. Dünya üzerinde İsrail karşıtlığının hatta Yahudi düşmanlığının (tarihin birçok döneminde olduğu gibi) artma olasılığı nedir?

***

Çok Kutuplu Dünya mı, Zıt Kutuplu Dünya mı?

2001 yılı ile birlikte yeni bir kutup oluşturma arayışına girildiğini söyleyebiliriz. Bu arayışın nedeni, tek kutuplu dünyanın “Tarihin Sonu”, “İdeolojilerin Sonu” gibi tezlerinin aslında gerçeği çok da yansıtamadığı, tek kutuplu dünyanın bir Pax Americana (Amerikan Barışı) yaratamadığıydı. Dünya kapitalizmi barışı yaratamamış, tekelokrasiye dönüşmüştü. 2008 krizi ise işlerin daha da netleşmesini sağlayan bir katalizör oldu. Yanis Varoufakis bunu “Tekno-Feodalizm” diye tarif ediyor, ben ise, “Yeni Ortaçağ” diye isimlendiriyorum ve sanırım en doğrusu “Tekelokrasi” kavramı. Tam yerine oturuyor.

Savaş, diktatörleri yıkıyoruz ideolojik hegemonyası ile başlatılmadan önce, demokrasi ve onun sözde karşı kutbu olan bir suni kutup, “terörizm” ve “Demokrasi götürüyoruz!” sosuna bulanan bir anlatıyla halklara servis edildi. Bu işte Batı medya ve düşünce dünyasının katkılarını da unutmamak gerekir. Ardından terörizme karşı topyekûn bir savaş başlatıldı. Irak, Libya, Afganistan, Suriye...

Çok kutuplu dünya henüz yok, ABD ve diğerleri var: Grönland talebi, Venezuela müdahalesi ve İran Savaşı gösterdi ki sıklıkla dillendirilen “çok kutuplu düzen”e henüz geçilemedi. ABD ekonomik bir gerileme içerisinde olsa da hâlâ bir numaralı emperyalist güç. Ve hiç olmadığı kadar tek başına dünyaya hükmedebiliyor! Çin ve diğer “küresel güney” ülkeleri ekonomik olarak yükselse de bu durum askeri-politik bir hegemonyaya dönüşmüş değil.

Ama bunun adımlarını görmekteyiz.

Trump’ın uygulamaya koyduğu politikaları dikkate alarak dünya düzenindeki değişiklikten söz ederken kapitalist sömürü ilişkileri ve emperyalizmin temel niteliklerinin değişmediğini, küresel çapta sömürü düzeninin yoğunluğunun artırılarak sürdürüldüğünü vurgulamak gerekiyor. Hiç mi değişen bir şey yok? Durağan bir dünya ekonomisi ve ilişkiler ağının mevcut olduğu savunulamaz ancak özünü korumakla birlikte sömürü ve emperyalist politikalar yeni biçimler alabilmektedir.

Yeni dünya düzenine ilişkin küçük bir kesit kapitalizmin sömürüde hiçbir sınır tanımadığını, siyasi gücü eline geçiren küçük bir azınlığın uluslararası politikaya hâkim olduğunu, ülke içinde hukuk normlarını bir kenara bırakarak otokratik bir düzen kurmada hızla ilerlediğini ve fazlaca yol aldığını kanıtlamaktadır. Şaşırtıcı mı? Hayır, eski küresel düzenin son halkası veya yeni bir versiyonu söz konusu.

Bir kez daha tekrar edecek olursak, çok kutuplu dünya ile zıt kutuplu dünya tanımı birbirinden tamamen farklı iki kavramdır.

Çok kutuplu dünya içerisinde üç tane faşist devletin birbiriyle karşı karşıya gelmesini de tarif edebilir veya bir sosyal demokrat, bir faşist, bir emperyalist devleti de tarif edebilir. Zıt kutuplu dünyada ise iki farklı sistemin karşı karşıya gelmesidir. Birisi ideolojik mücadeleyi, diğeri ise dünya savaşını tetikler.

Bu ayrımı göz ardı ederek, kaos düzenine ve geleceğine ait doğru saptamaları yapabileceğimizi sanmıyorum.

***

Avrupa Birliği’ne bakacak olursak, elbette bu makale sınırları içerisinde Avrupa Birliği tarihçesi veya tanımı yapacak yerimiz mevcut değil. “Avrupa Birliği gerçekten kuruldu mu, gerçekten var oldu mu?” sorusunun bize yeterli açıklamayı yaptığını düşünüyorum. Ama bir parantez açacak olursam, Avrupa’nın Türkiye’nin birliğe girme çabasını geri çevirmesini o en hararetli dönemlerde şu şekilde yorumluyorduk, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi içine alması demek, daha fazla Amerika’yı içine alması demekti ve buna mukabil her zaman kaos ortamına sürüklenebilecek Ortadoğu’ya da komşu olacaktı. O yüzden Avrupa Birliği her zaman Türkiye’den uzak durarak, hem sınırlarını Ortadoğu’ya açmamış hem de Amerika’yı daha fazla içine sokmamış olacaktı. Bu konuda bir örnek daha verelim. Yeşiller Partisi.

Neoliberalizmin birinci elden ortaya çıkardığı parti diyebiliriz. Sol görünümüyle prim yapan, içine bir Türk’ü alan, Kürtler tarafından sevilen, bizim “yetmez ama evetçilerin” taptığı bir partiden bahsediyoruz. Yıllar önce, bu bir hançer partisidir, bu parti ABD ve Epstein ittifakının bir hançeridir, sola ve Avrupa Birliği’ne sokulmuş bir Amerikan hançeridir demiştik.

Şimdi artık yüzleri açığa çıkmış ve deşifre olmuş durumdadırlar. Savaşı, emperyalist savaşı savunan bir parti, Gazze’yi yerle bir edenlere alkış tutan bir parti, Ukrayna’da Zelenski’nin kuklalığını yapan bir parti. Avrupa ABD’den farklı olarak kesintilere uğrasa da sosyal demokrat temeli olan bir yapıya sahipti. Bunu en kabaca Bernsteincılık olarak tarif edebiliriz. Sosyal demokrasi eninde sonunda sosyalizm fikrinin içinden çıkmış, evrenselciliği benimsemiş bir yapıdır. Sosyal demokrasi 1980’lerle birlikte kendisini neoliberalizmin kucağına atarak bu özelliğinden de vazgeçmiş oluyordu. Artık sosyal demokrat değillerdi ve neoliberalizmin aparatı haline geldiler. Sosyal demokratların, artı değer kavramının bölüşüm ayağını oturtmadan kapitalistlerden hiçbir farkı kalmaz. Peki bu mümkün mü? Soru budur. Avrupa Birliği’nin bir tarafından İspanya Başbakanı Pedro Sánchez bu ilkeleri hatırlatmış oldu tüm dünyaya. Peki, Avrupa Birliği’ni kısaca tarif edecek olursak:

– Ekonomik olarak birleşmiş kıtaya kısmi olarak dönüşse de, siyasi olarak parçalanmış yapıya sahip. Hâlâ çok ciddi Amerikancı partilerin hâkimiyeti altında...

– Ortak para fikrini yaratsalar, ortak pazarı yaratsalar, hatta ortak kurumlar yaratsalar da, gerçek siyasi iradeyi yaratabilmiş değiller.

– Avrupa’da kurumların birbirini idare ettiğini saptamak çok da zor olmasa gerek. Kurumlar, kurallar ve toplantılar var ama büyük kararlar alacak ortak siyasi tavır maalesef yok...

– Avrupa halkının siyasete etkisi neredeyse yok denecek kadar az, var olanların da birçoğu küsmüş, birçoğu milliyetçiliğe savrulmuş vaziyette. Brüksel’de kurulan düzen giderek teknokratik bir yapıya dönüştü. Avrupa projesi halkların projesi olmaktan çıkıp elitlerin yönettiği sisteme dönüştü...

– Avrupa Birliği daha çok ekonomi ve ticareti düzenlemek için kuruldu. Bu yüzden zenginleri zengin etmekte başarılı ama kriz zamanlarında güçlü ve ortak siyasi refleks göstermekte zayıf...

Bu yüzden Avrupa büyük kriz anlarında –ki bunun en büyük örneği İkinci Dünya Savaşı zamanında görüldü– “Amerikan şemsiyesi” altına giriyor! Çünkü demokratik meşruiyeti zayıf olan siyasi yapı, kriz anlarında güçlü stratejik irade üretemez! Kendi yurttaşlarını ikna edemeyen bir kıta, dünyayı ikna edecek güç ortaya koyamaz. Bir örnek verecek olursak, Türkiye’yi 1945’te kendi elleriyle Amerikan himayesine sokmakta hiçbir sakınca görmediler. Şimdi ise bundan çıkış yolları aramakta olsalar da nafile bir çabaya dönüşmekte bu durum.

Avrupa ülkelerinin tarihsel bir dış politika geleneği vardır ve savaş istemediklerini söylerken, diplomasi çağrısı yaparlar. Çünkü güvenlik alanında stratejik özerkliği yok, jeopolitik aktör değil, sadece “diplomatik yorumcu” ve bu yüzden hâlâ ABD’ye bağımlıdırlar.

Avrupa’nın Çin çıkarması: İngiltere Başbakanı Keir Starmer Çin’e gidiyor. Londra’da devasa Çin elçiliği açılmasına onay veriyor. Kanada Başbakanı Mark Carney Çin’e ziyarette bulunuyor, Çin’in ABD’den daha öngörülebilir olduğunu ifade ediyor. AB Konseyi Başkanı António Costa ve Ursula von der Leyen Çin’e gidiyor vs...

Almanya Başbakanı Merz, Münih Güvenlik Konferansı’nda şöyle bir konuşma yapmıştı:

“Dünya düzeninin yeniden şekillendiği bu dönemde tereddüt en büyük lükstür ve biz böyle bir lükse sahip değiliz.”

Aynı konuşmanın bir benzerini Kanada Başbakanı Carney Davos’ta yapmıştı. ABD’ye fazla güvendiklerini itiraf eden Merz’e göre Avrupa ciddi anlamda gecikti. “Öncelikle Avrupa’nın savunma gücünü kalıcı olarak güçlendirmeliyiz” diye açıklamalarına devam etti.

Avrupa bugün, dünya siyasetinde gerçek güç değil. Kararlarını kendi başına alabilecek ortak siyasi irade henüz oluşmuş değil çünkü...

Prof. Dr. Ulrike Guérot, Elveda Avrupa adlı kitabında “Avrupa aynı zamanda dünyaya bakışını değiştirmeli. Kendini sadece ABD/Atlantik dünyasının parçası olarak görmek yerine, doğusundaki büyük coğrafya ile yeni denge kurmalı. Atlantik’e bağımlı bir Avrupa değil, Avrasya’ya açılan Avrupa Cumhuriyeti...” der ve ekler: “Bu yüzden Avrupa’nın önünde temel bir tercih var: Ya ortak siyasi güç haline gelecek ya da küresel krizlerde başkalarının belirlediği dengelere uyum sağlayan kıta olarak kalacak...”

Peki bu mümkün mü? En azından önümüzdeki on yıl bunun mümkün olmadığını gösteriyor...

Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Rubio, “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakını yeniden kurmayı öneriyor ancak bu kez demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras ve “medeniyetin silinmesi” korkusu üzerinden. Bu yaklaşım yalnızca dış politikaya değil, Avrupa demokrasilerinin iç dengelerine yönelik bir müdahale programı anlamına da geliyor. ABD, kendini “Batı’nın öncü gücü” ilan ederken Almanya’dan Fransa’ya, Britanya’dan Orta Avrupa’ya kadar MAGA’ya akraba faşist akımları doğal müttefik, hatta ileri karakol olarak görüyor. Böylece ABD dış politikasında Trump çizgisi, en azından bu yüzyılı kapsama iddiası taşıyan bir “MAGA Reich” vizyonu olarak beliriyor.

Macron daha meydan okuyan bir tonda konuştu. “Stratejik özerklik”, Avrupa merkezli sanayi ve savunma, “Avrupa’yı Avrupalılar tarif eder” vurgularıyla Trump-Rubio hattının hiyerarşik Atlantik anlayışına itiraz etti. Fakat Fransa’daki Le Pen ve Zemmour gibi faşist aktörlerin ABD’deki faşist MAGA ekosistemiyle kurduğu ideolojik, finansal bağlar konusunda o da sessiz kaldı. Bu suskunluk da Trump çizgisinin Avrupa ülkelerinin içişlerine müdahalesini adeta normalleştiriyordu. Almanya’nın durumu ise daha karmaşık gözükmektedir.

Devam edecek...